william shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
william shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2013 Çarşamba

"Hamlet'te Sözü Geçen Özel Adlar"

Olur da birinin ihtiyacını görür diye, şunları ekleyeyim dedim.
Kaynak: Shakespeare, William. Hamlet. çev. Sabahattain Eyüboğlu. sf. 177-179. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2010. Baskı.   








*

14 Ekim 2013 Pazartesi

Hamlet @ Moda Sahnesi

Bu akşam Moda Sahnesi'nin sahneye koyduğu Hamlet'i izledik. Oyunun künyesi:




Bu yazı spoiler içerir.

Daha önce Hamlet'in sadece film adaptasyonlarını izlemiştim; bu, sahnede izlediğim ilk Hamlet. Ben tiyatrocu değilim, bu sebeple yapacağım eleştiriler çoğunlukla filolojik yönden olacaktır. 

Metnin çevirisi, Hamlet rolünün de sahibi Onur Ünsal ve çevirmen Emre Adıyaman tarafından yapılmış. Hangi metni asıl alıp çevirdikleri hakkında bir bilgim yok, künyede de belirtilmiyor, o yüzden çok bariz çeviri eleştirileri yapamam. Fakat oyunda takıldığım tek bir yer vardı. O da "vicdan" olması gereken kelimesinin senaryoya "bilinç" olarak alınmış olması. Bilinç ve vicdan aynı şeyi kapsamaz, birbirinin yerine de kullanılmaz. Hamlet "bilincini" ikna etmeye değil vicdanına söz geçirmeye çalışır. Müthiş replik "to be or not to be" bu oyunda "to be or not to be, -mek -mak mı yoksa -memak mı?" diye çevrilmiş ve oldukça iyiydi. Gramer olarak da olması gereken budur, Shakespeare'in söylemek istediği de bir şeyin -mek ya da -memak halidir, fiili oraya yerleştiren çevirmendir. Bu ayrıntı çok güzeldi. Claudius'un Hamlet'e "İngiltere gönderiliyorsun" dediğinde Hamlet'in verdiği tepki "Shakespeare, Globe Theatre Company, yehuu" idi. Güzel bir defamiliarization örneği. 

Böyle bir oyunun tekrar sahneye konması için elle tutulur bir neden olması beklenir, yüzyıllardır sahneliyor oluşu büyük bir yüktür yeni kadronun omuzlarında, nasıl bir adaptasyon yapacakları, neyi kullanıp neyi kullanmayacakları gibi sorular da çoktur. Zira Hamlet haylice uzun bir oyundur, bunun da yani sıra sadece bir plotu yoktur aynı zamanda bir sürü yardımcı-plotları (sub-plot) vardır ki işte sorun belki de burada başlar. Oyuna ne koyacağız? Kemal Aydoğan'ın yönetmenliğini yaptığı bu uyarlama için şöyle diyor:

William Shakespeare’in dünyada en çok oynanmış olan Hamlet adlı oyununu biz kendi sahneleme anlayışımıza göre yorumladık. Oyunda Onur Ünsal, Esra Kızıldoğan,Timur Acar, Murat Tüzün, Kübra Kip, Ulaş İnan Torun rol alıyor. Metnin klasik özelliklerine bağlanmadan Hamlet’te var olduğuna inandığımız iktidar ve iktidar mekanizmalarına karşı durabilen, kendisi de iktidar sınıfına mensup olmasına karşın o çarkı bozmaya yönelik bir tavır içindeki bir insanın bu kıskaçta verdiği mücadeleyi ele almaya çalıştık. Hamlet’in iktidar karşısında kullandığı dil, üslup aslında bugün içinde yaşadığımız ve yakın zamanda tanık olduğumuz direnişin diline de benziyor. Bu anlamda Hamlet’in beş asır önceden bugünün dünyasına ve bugüne bir sözü olduğu gerçeğini biz aslında yeniden yorumlayarak sahneye taşıyoruz. Bu arada biz oyunu yeniden çevirdik ama uzun bir bölümünü metinden çıkardık ancak oyunun genel temasını korumaya çalıştık. 

Hamlet'in "genel teması" onun içinde kaldığı ikilem, intikami alıp almayacağı, hayatı sorgulayışı gibi "felsefî" sorularıdır. Fakat yönetmenin dediği gibi, onu iktidara karşı olan bir karakter olarak da ele alabilirsiniz uyarlamalarda. Bence kağıt üzerinde güzel bir düşünce ama sahnede izlediğimiz şey bu değildi. İzlerken içinizden şöyle bir şey geçmiyor "Vay be çocuğa bak nasıl da karşı çıkıyor şu güce!" 
Oyunun uzun bir bölümünü çıkarttıkları doğru, fakat kalanları da çok iyi ayıkladıklarını düşünmüyorum:  Mesela oyunun açılışında kullanmaya karar verdikleri Prens Fortinbras karakterini oyunun sonunda ya da orta ya da başka bir bölümünde bir daha geçirmiyorlar. Ya kullanılmalı ya da hiç bahsedilmemeliydi. Gertrude'un zehiri içtiği sahne inandırıcı değildi, orada büyük bir "es" olduğunu düşünüyorum. Claudius içinde zehir olduğunu bildiği bir kupadan biricik aşkının şarabı içmesine izin vermiyor. Yatak odası sahnesinde Hamlet annesini herhangi bir şüpheye düşürmüyor, gördüğümüz şey çocuğunun deliliğinden korkan bir anne. Bu şekilde, "yarım" kalan şeyler vardı oyunda.

Mert Fırat ve Kemal Aydoğan'la yapılan bir başka röpartajda Mert Fırat şöyle bir laf ediyor, "Geçtiğimiz yıllarda o kadar çok çalıştık ki üzerine, artık Shakespeare'i çok yakından tanıyoruz. Yazarlığını ve neyi söylemek istediğini daha iyi biliyoruz. Ve bu yakınlık metin kısaltmalarına da yansıyor. Kısaltma yaparken metnin dramaturjisinden bir şey kaybetmeden bunu yapabilmesi çok önemli, ki Kemal (Aydoğan) Abi bu işte oldukça iyi." Kusura bakmasın yaptıkları işi fazla abartmış. Jan Kott ya da Stephen Greenblatt bile böyle kustahca laf etmez. Yukarıda bir iki örnek verdim, sonra "kısalttık" dedikleri yerler belki de oyunun bel kemiğini oluşturan şeylerdi, neredeyse tüm şüphe ortadan kalkıyor Gertrude kesin amcayla işbirliği yapmış, Kral Hamlet'i öldürmüş, Ophelia kesinlikle intihar etmiş, Hamlet ise artık amcasını öldürmekle öldürmemek/intikam alıp almamak gibi bir ikilem içinde değil. 

Shakespeare'in çağdaşımız olduğunu söylememizin bir sebebi var. O, buradaki röpartaj alıntılarında olduğu gibi bir başka yere, günümüz politikasına bile, oturtabileceğiniz plotlar yazan bir yazardı. Bu kadronun özgürlük alanını kısıtlamak istemiyorum, oyunu diledikleri şekilde değiştirme hakkına sahipler neticede bu "Aydoğan prodüksiyonu" ama oyunun tutarsızlaştığı yerler, yola çıkarken kafalarında olan düşünceler sahnede yoktu. 

Hamlet'i oynayan Onur Ünsal'da şöyle demiş: 
Bizi Gezi’ye çıkaran en büyük neden arzularımızla oynanıyor olmasıydı. Bunu Shakespeare, Hamlet ile 450 yıl önce söylüyor. Melankolik bir çocuk var. Babası ölmüş. Prens ve ülke ile sıkıntısı var. Kolejde okuyor. Şüphecilik ile ilgili mektuplar yazıyor. Ophelia’yı kaybedince bir arzusunu daha kaybediyor. O zaman delirmiş gibi yapıyor. Ne zaman ki bizim kıyafetimiz, içki içmemiz, ilişkimiz, kürtajımız ile ilgili konuşulmaya başlandı biz özgürlük arsızları o zaman çıktık, “Ne yapıyorsunuz?” dedik. Shakespeare’in Hamlet’e yaptırdığı şey arzularını yitirttirmek. Baba, anne ve sevgili... Üçü de iktidar eliyle gidiyor. Sonra, “Ben deliriyorum arkadaş” diyor. Biz çeviri yaparken patlak verdi Gezi Parkı olayları. Hamlet’in ürettiği ironi dili bir iktidarla mücadele etmenin tek dili. “Ayy resmen devrim” ya da “Çare Drogba” yazdığın zaman çözemiyorlar.
Ünsal da Aydoğan gibi kağıt üzerinde yakaladıkları güzel fikirden bahsediyor. 


Günlük kostümler ile sahnelenen oyun, bir yerde zamanın-mekanın önemini arka plana atıyor, bu iyidir. Sahne tasarımını oldukça beğendim; her oyuncu için birer açık tabut konulması zaten oyunun sonunda hepsi öleceği için çok mânidar olmuş. Sahnenin perdesiz olması da ilginçti, ara veriliyor fakat oyuncular tabutlara geri dönüyor, o karakterler sahnede olmaya devam ediyordu. Hamlet'de birçok sahne neredeyse eş zamanlı olur. Mesela Hamlet ve Horatio çatıda hayaleti kovalarken Claudius ve Gertrude'un "parti" yaptığını izleyici olarak biliriz. Burada da sahnenin önünde Hamlet ve Horatio varken, tabutlarında oturan diğer karakterler bir anda başka bir sahneyi oynamaya başlarlar ki bence çok güzel olmuş. Tabutların üzerinde karakterleri tanımlayan bazı sıfatlar vardı:
Ophelia: İtaat / Polonius: Menfaat / Hamlet: Ütopya / Claudius: İhtiras / Gertrude: Şehvet / Horatio: Felsefe / Laerties: Hırs. Bunlar bana ortaçağdaki morality oyunlarını hatırlattı. Zira orada soyut kavramlar karakter olarak sahnede olurdu. Bunu düşünerek mi yaptılar biliyorum, ama öyleyse Horatio'nun "felsefe" olmasını gerektirecek hiçbir şey yaşanmadı sahnede.


Oyunun en iyi performansları Polonius ve Hamlet idi, diğerleri oldukça sönük kalıyordu. Laertes'in ve Ophelia'nın varlığı ile yokluğu bir gibiydi neredeyse (sadece oyuncuyla alakalı değil, senaryo için de öyle). Onur Ünsal'ın performansı neredeyse tüm oyunu sırtlar şekildeydi, enerjisi yüksek bir oyunculuğu varmış, ilk defa Hamlet ile izlemek kısmet oldu, güzel de oldu. 

Oyunla ilgili daha çok şey yazabilirim ama burada duracağım, çalışmaya dönmeliyim. Aklıma yeni bir şeyler geldikçe buraya ekleyeceğim.  

26 Mayıs 2013 Pazar

V.Henry

Laurence Olivier V.Henry olarak, 1944 yapımı Henry V'den bir kare. 

Henry V, W.Shakespeare'în İkinci Tetraloji için yazdığı son oyundur, bunun öncesinde Richard II, Henry IV- 1, Henry IV-2. 1599 yılı civarında yazıldığı düşünülmektedir. İlk Quarto metninde, bu metnin kötü bir metin olduğu bilinir (bad quarto), oyunun ismi The Chronicle History of Henry the Fift'dir, Daha sonra Shakespeare'in arkadaşları tarafından basılan First Folio'da The Life of Henry the Fifth diye geçer ve hemen hemen bütün edisyonlar bu metni esas alır. Tüm tarih oyunlarını yazarken olduğu gibi bu oyunda da Holinshed'in Chronicles, 2.ed.'ini kullanmaktadır, bunun yanı sıra Edward Hall'un The Union of the Two Illustrious Families of Lancaster and York, Famous Victories of Henry V isimli bir isimsiz erken dönem oyunu  ve Samuel Daniel'in iç savaş şiirlerini kaynak olarak gösterebiliriz. 

Oyun iki farklı yasanın -görünürde- yasal bir şekilde nedenselleştirilme çabaları ile açılıyor. İlki İngiltere'de ruhban sınıfını çok yakından ilgilendiren bir yasanın meclisten geçmesini engelleme durumu; yasaya göre ruhban sınıfına, kiliseye, ait olan toprak ve mal varlığının büyük bir çoğunluğunun krallığa geçmesi söz konusu.  Bunu engellemek için Başpiskopos Canterbury, Kral V.Henry'e bir öneride bulunuyor, bu öneriye göre; Kral'ın karşı çıktığı Fransa meclisinden geçen Salique yasasına karşılık Başpiskopos manevi destek ve para vererek Kral Henry'nın yolunu Fransa ile savaşa açması. Salique yasası, Fransız tacının sadece erkek varislere geçmesini ön gören bir yasadır. Kral Henry'nın buna karşı çıkmasının nedeni kendisinin büyük büyük babası olan III.Edward'ın karısının bir Fransız prensesi olması, ve böylelikle Kral Henry'nın Fransa krallığı üstünde hak iddia etmesine neden oluyor. Kral Henry'nın böyle bir şey yapmasında babası IV.Henry'nın önceki oyunda (Henry IV-2) verdiği ülke içinde barış sağlamak istiyorsan ülke dışındaki savaşlara gir öğüdünü yerine getirme çabası olarak da değerlendirebiliriz.    

Neticede Başpiskopos Canterbury, V.Henry'nın istediğini yerine getiriyor ve ona hem para hem de manevi destek veriyor. Bunun karşılığında da Kral, kiliseye karşı olan yasayı meclisten geçirmiyor (tam danışıklı dövüş di mi). Taraflar arasındaki bu anlaşma üstüne korta Dauphin'in yollattığı Fransız elçileri giriyor. Elçiler açıkça konuşmak için izin istiyorlar ve Dauphin'in (Fransa varisi) V.Henry için düşündüklerini fütürsüzce dile getiriyorlar ve son vuruş olarak Dauphin'in yolladığı tenis toplarını armağan ediyorlar. İşte bu tam da Henry'nın istediği savaş nedenini sağlıyor, elçilere Dauphin'in bu jestinin onları savaşa süreklediğini söylemesini emrediyor.

İkinci perdede İngiltere halkı savaşa hazırlanırken, avam takımından Kral'ın eski arkadaşlarını görüyoruz, Falstaff'ın öldüğünü hatta onu Kral'ın kalbini kırmasıyla öldürdüğünü öğreniyoruz. V. Henry, etrafına Fransa tarafında ona karşı casuslar yerleştirdiğini öğrenir, ve onları ölümle cezalandırır. Bu sahnedeki oyunculuğu akıllara Henry'nın Machiavallian bir karakter olup olmadığını getirmeli. 

Üçüncü perdede, İngiliz ordusu Fransa topraklarına gelmiş ve savaşmaya başlamıştır bile, burada Henry'nın askerlerine yaptığı motivasyon sağlayıcı konuşma önemlidir:barış anından herkesin sakın, mülayim olması gerektiğini söyleyen Henry, savaş zamanı askerlerin birer kaplan gibi atak ve öfkeli olmaları gerektiğini öğütler, orada bulunan tüm İngilizlere "noble" (soylu) diye sesler (savaşanların çoğunluğu avam takımındandır Henry sadece İngiliz oldukları için böyle bir sıfat kullanmayı tercih etmiş), kibarca annelerinin fahişelik yaparak onlara hamile kalmadıklarını babalarına göstererek annelerini yüceltmesini ister (evet, kibarca). Ve her birinden "God for Harry, England, and Saint George" diye bağırarak savaşmaya geri dönmelerini emreder (Bu bağırış bizim askerlerin "Allah, Allah, Allah!" diye bağırmasına benzer). Bu haykırışın birkaç önemli noktası var: Henry kendisine sadece babasının seslendiği "Harry" ismini kullanıyor, askerlerine yakın olmak için yaptığını tahmin ediyoruz; sonra yine Tanrının ismini karıştırıyor, oyun boyunca Henry'nın konuşmalarında sıklıkla rastlayabileceğiniz bir referans noktasıdır; ve bilmeyenler için St. George, İngiltere'nin koruyucu azizidir.

Bu yüreklendirici konuşmayı bir sonrası sahnede,  Henry'nın Fransa valisine yaptığı ültimatom konuşması izler: V. Henry, valiye iki seçenek sunar ya teslim olursunuz ya da savaşırsınız ve ölürsünüz. Askerlerini bir kez saldı mı onları geri toplamasının çok zor olduğundan bahseder, şimdiden sizi uyarıyorum eğer teslim olmazsanız yaşanacak ölümlerin tek suçlusu siz olursunuz der, suçu yine karşı tarafa yükler. Savaşta yaşanan vahşetin ayrıntılı bir tasvirini yapar ve konuşmasını İncil'den bir referansla bitirir, Kral Herod'ın gerçekleştirdiği Massacre of the Innocence (Masum Katliamı). Bu uzun ve etkili konuşma üstüne, Dauphin'den de ümidi kesmiş olan, şehir teslim olur. 

Bu arada V.Henry'nın kral olmadan önceki hayatından arkadaşı olan Bardolph, Fransız kilisesinden bir şey, savaş yasalarına göre yasak olan bu olay üstüne idam ile cezalandırılır. Generallerden biri olan Fluellen, Pistol'un istediği üstüne, Henry ile konuşmaya gider ve ondan Bardolph'u affetmesini ister. Kral Henry bunu yapamayacağını, çünkü bunun Fransızlar karşısında aciz durumda olmamıza neden olacağını söyler ve idamı engellemek için hiçbir şey yapmaz. Oyunun başlarından Başpiskopos Canterbury'nın Henry için söylediği şey doğru çıkar; Henry gerçekten de babası IV.Henry'nın ölümü ile içindeki tüm toyluktan, kurtulmuş adeta onu da babası ile gömmüştür. 

Dördüjncü perdede, meşhur Agincourt Savaşı'nın olmasından bir gece öncedeyizdir, Henry kampı gezerek askerlerine cesaret ve umut vermeye çalışır. Daha sonra kimliğini gizleyerek kampta gezmeye devam eder, bir grup genç askerin yanına gelir, askerler onun alelade bir asker olduğunu düşünürler ve içlerinden geçen her şeyi dökerler ortaya: İngiltere ile Fransa arasında olmak üzere olan savaşının nedenini bilmeyen askerlerin tek isteği Kral'ın gerçek bir nedene sahip olmasıdır. Aski taktirde savaşta ölecek olanlar boşu boşuna ölecekler ve Kıyamet Günü ayaklandıklarında Henry'den hesap vermesini isteyeceklerdir. Henry, kimliğini gizlemiş bir biçimde, askerleri Kral'ın nedeninin gerçek bir neden olduğuna inandırmaya çalışır ama çok da başarılı olduğu söylenemez. Askerler yanından ayrıldıktan sonra yaptığı konuşmada (soliloque) Henry bir soylu ile avam takımından birinin ölümü arasındaki tek farkın soylular için düzenlenen törenler olduğunu söyler. Kral olmanın ne zor bir şey olduğundan bahseder (burada sanki babasının ölümüne neden olduğu II.Richard'ı yankılar). 

Sabah gelir, Kral Henry savaş tanrısı Mars'a askerlerine umut ve cesaret vermesi için dua eder. Oyun boyunca ilk defa Henry'nın babasının tahtı almak için günah işlediğini itiraf ettiğine şahit oluruz: Tanrı'nın hala bu günahtan dolayı gücenmiş olmamasına dua ederken, bu günahı unutturmak için yaptıklarını da tekrarlar; II.Richard'ın cesedini Westminister'a gömdürmüş ve 500 fakir insana para yardımında bulunmuştur. Henry'nın tek istediği hala bu günahtan ötürü cezalandırılmıyor oluşudur.

Savaş başlar, bu esnada Henry savaş yasasına göre asla yapılmaması gereken bir şey yapar ve ele geçirdikleri Fransız rehinelerini öldürtür. Bu noktada Henry'nın duruşuyla ilgili birçok fikir ortaya çıkar: Henry acaba bir kahraman mıdır yoksa bir savaş suçlusu mu? Bu olay tabii ki savaşın vahşetine başka bir örnek olarak listelenir. 

Bir sonraki sahnede Fluellen ve Gower, Henry hakkında konuşurlar ve Fluellen onu Büyük İskender'e benzetir ve şu örneği verir: İskender de Henry de en yakın arkadaşlarının katilleridir. Fakat İskender bunu yaparken kör kütük sarhoştur, oysa Henry aklının en başında olduğu zaman böyle bir karar vermiştir. Bu yukarıda yönelttiğim soruyu bir daha aklınıza getirsin. 

Perdenin sonuna doğru İngiltere'nin zafer kazandığını öğreniriz. Amca Exeter, Henry'e savaşta ölenlerin listesini getirir, görünen o ki en büyük kaybı Fransa vermiştir zira İngilizlerdeki ölü sayısı sayısı sadece yirmi beştir (!).  Henry listeyi okumaya başlar, soylu kişilerin kısmı bittiğinde "none else of name; and of all other men" diyerek listeyi okumayı bırakır. Bu aslında Henry'nın makyavelist bir karakter olduğunun bir kanıtı gibidir. Önceki sahnelerden askerlerine olan sıcak, sevecen tavrı sadece savaşta iyi bir başarı elde edebilmek içinmiş. 

Beşinci ve son perdede koro İngilizlerin vatana geri döndüğünü, Kral'ın Fransa'ya gidip ateşkes imzalayacağını söyler. burada bir parantez açıp koronun bu oyundaki işlevinden biraz bahsedeyim: destanların ve trajedilerin vazgeçilmez bir parçası olan koro burada da önemli bir rol oynar. Oyun birden fazla mekanda geçmektedir ve sahneler sürekli değişir, koro izleyicinin durumu kavraması için sürekli olarak her perdede ne olduğunu anlatır, nerede olduklarını söyler ve hayal güçlerini kullanmaları gerektiğini söyler. Çünkü tiyatro otururlarken bir anda Fransa sahillere gidecekler, Fransız kortunda bulunacaklardır. Hayal gücü bu durumda oldukça yararlı olacaktır: Bu durum, Samuel T. Coleridge'in bulduğu "suspension of disbelief" (inanmamanın ertelenmesi) terimi için çok uygun bir örnektir. 

Şimdi, beşinci perdeden devam edersek: İngilizler zafer kazandılar, kral Fransa'ya ateşkes imzalamaya geldi. Fransız Kralının bir şartı var, Henry kızı Prenses Katherine ile evlenecek ve bu evlilikten doğan bebek hem Fransa hem de İngiltere'nin kralı olacaktır. Henry bu şartı kabul eder, ve Katherine- müstakbel karısı- ile yalnız kalmayı ister. Yalnız kaldıklarında flörtleşen çiftin gönülleri (belki de doğrusu politikaları) birbirine kayar. Henry'nın Katherine'den istediği tek şey iyi bir "soldier-breeder" (asker üreticisi) olmasıdır. Bu konuşmada Henry İstanbul'daki Osmanlı padişahına da laf eder ve der ki: Oğlumuz öyle güçlü olacak ki o padişahı bile sakalından tutup indirecek. Bu referans yine akla V. Henry'nın babası IV. Henry'nın verdiği tavsiyeyi kendi oğluna da uygulatacağı fikrini getiriyor. Oyun tuhaf bir şekilde "mutlu" sonla bitiyor.

Oyun Epilogue ile sona eriyor. Burada koro izleyicilerine teşekkür ediyor ve V. Henry'den sonra olanları hatırlatmak için VI.Henry'den bahsediyor, çok küçükken tahtta gelen VI.Henry, çok dindar bir adamdır ve o da babası gibi hatta ondan da çok genç bir yaştayken ölmüştür. Fransa da verdiği sözü tutmayarak İngiltere'yi kana bulamıştır. Shakespeare VI.Henry'yı 3 bölüm halinde yazmıştır, fakat bu sonradan sahnelenecek bir seri değildir. İşin ilginci, Shakespeare kronolojik olarak ters bir sıra gözeterek önce, tarih olarak sonra gerçekleşen olayları yazmıştır. (Birinci tetraloji: Henry VI-1, Henry VI-2, Henry VI-3, Richard III)     
       
Oyun böylelikle son bulurken izleyici ya da dinleyici olarak Henry'nın neden böylesi bir savaşa girdiğine mantıklı bir neden verebildiniz mi? V. Henry sırf kendi istekleri, arzuları için milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş bir savaş suçlusu gibi gözüküyor mu gözünüze? 

23 Mart 2013 Cumartesi

The Hollow Crown (BBC Two)

Shakespeare'in İkinci Tetralojisini oluşturan Richard II, Henry IV, Part 1- Part 2, Henry V dörtlüsü kısaca Henriad diye geçer. BBC Two kanalı bu dörtlüyü TV'ye uyarlamaya karar vermiş ve 30 Ekim 2012'de yayınlanmaya başlamış. İşin güzel yanı sadece Henry IV part 1-2 oyununu değil de tetralojideki tüm oyunları uyarlamış olmaları, zira oyunların her biri birbiriyle yakın bir ilişki içerisinde ve İngiltere tarihinin boşluklarını doldurmaktadır. 2012 Kültür Olimpiyatlarında gösterilmek üzere hazırlanmış bu seri, İngiltere'nin tarihini kutlamak ve hatırlatmak amacıyla yapılmış. Sam Mendes'in yapımcı kadrosunda bulunduğu yapım, oldukça ses getirmiş. Serinin adı ise The Hollow Crown konulmuş; yanlış hatırlamıyorsam Richard II, kendisi bunu söylüyor. 





1.bölüm; Richard II, Richard'i Ben Whiskaw canlandırıyor, Bolingbroke'u Rory Kinnear, John of Gaunt'u Sir Patrick Stewart, York Dükü'nü ise David Suchet canlandırıyor Rupert Goold ise ilk bölümün yönetmen koltuğunda.

2.bölüm; Henry IV - Part 1, Jeremy Irons'ı Kral Henry olarak görüyoruz, Prens Hal Tom Hiddleston tarafından canlandırılıyor, Simno Russell Beale Falstaff, Northumberland'ı Alun Armstrong, Hotspur'u ise Joe Armstrong canlandırırken bölümü Richard Eyre çekmiş.

3.bölüm; Henry IV - Part 2, yeniden aynı oyuncular ve yönetmen ile 

4.bölüm; Henry V, Şimdi Kral Henry olarak karşımıza çıkan önceki Prens Hal'ı yine Tom Hiddleston, Burgundy Dükü'nü Richard Griffiths, Alice olarak Geraldine Chaplin, Fransa Kralı olarak Lambert Wilson oynarken Thea Sharrock serinin son bölümümün yönetmenliği yapmıştır.



Uyarlamanın güzelliği sadece HD görüntü olmasında değil tabii, oyuncuların ve yönetmenlerin katkılarından bahsetmek gerek. Metinlere sadık kalınması ve "modernleştir"ilmemesi benim hoşuma giden diğer bir özelliği.

Yazıyı sadece bu seriden haberi olmayanların için yazıyorum, oyunların tek tek analizini başka bir zaman yazarım. 



P.S.: Torrent'de serinin her bir bölümünün linki var ve Divxplanet'de de altyazıları o yüzden üşengeçlik etmeyin ve siteleri açıp indirmeye başlayın. 

11 Ocak 2013 Cuma

Villain derken köylü mü diyoruz kötü adam mı

Son dönemde Shakespeare'in Othello metni üstüne çalışınca aklıma metinde Othello'nun ağzından sıklıkla duyduğumuz ve zaman zaman da sizin Iago'ya söylemek istediğiniz villain kelimesinin hikayesi düştü. 

İngilizce'ye girişi, 1300'ler civarında Anglo-Fr.* ve Old Fr.** da kullanılan villain (köylü, alt tabakadan) isminin, ML*** villanus (çiftçi) isminden devşirilmesi sayesinde olur. villanus'un kökeni de Latince villa (kasaba/köy evi) isminden gelir. Şimdilerde kullanılan kötü, aşağılık anlamları ise 1822 de vücut bulmuş, sözlük açıklaması ise söyledir ve İngilizce'de kötü adam anlamı taşıyorsa the article i ile kullanılır: The character in a play, novel, etc., whose evil motives or actions form an important element in the plot. Also transf., esp. in phr. villain of the piece.   (OED) 

Kelimenin sanki bir aklama hali var gibi; aslen köylü, kaba saba anlamı taşıyan kelime 1800'lerde anlamını, edebiyatın da gelişmesi ile, kötü adam, antagoniste çevirir. Burada sanki eserdeki kötü adamı korumak için ya da onu haklı hale sokmak için bir neden barındırır: Bu adam bir kötülük yaptı ama bir de arka planına bak, nasıl bir yaşam sürdü der gibi. Bunu büyük ihtimalle kimse demiyordur, etimolojiye ilgisi olan açıp bakarsa böyle bir mana çıkarabilir bir de belki biraz Latince bilgisi olan. Çünkü, bizim eğitim sistemimizdeki İngilizce gramer dersleri sadece kalıpların ezberlenmesi üstüne kurulur, hem de sadece ilkokulda değil üniversitede de böyledir.    


Edebiyat tarihinin belki de en kötü adamı olan Iago'nun (sağdaki) temsili bir resmini ekleyerek sonlandıralım yazıyı, kendisi sadece kötülük için kötülük yapan tek (!) karakter olabilir, dahası için açıp Othello'yu okuyun derim: 









21 Ekim 2012 Pazar

Shakespearece küfretmek

Küfretmek istiyorsunuz ama sürekli kullandığınız, klasik, kelimelerden sıkıldınız mı? Yarıtıcı olun ve Elizabeth çağına bakın: 

29 Eylül 2012 Cumartesi

"Olmak ya da olmamak" mı?

Shakepeare'in tiyatro oyunlarını sahnelensin diye yazdığını biliyoruz; bunların basılmış halleri ise genellikle yazarın ölümünden sonra gerçekleşiyor. Ama bazı oyunların baskıları yapılmıştır.  Hamlet'i örnek alalım, hem en meşhur örneklerden biri bu olduğu için hem de hocam yeni bahsetmişken paylaşmak istememden dolayı. Aşağıda da göreceğiniz gibi Hamlet'in meşhur solosu "Olmak ya da olmamak" yer alıyor. İlki, bad quarto (kötü quarto), en güvenilmeyen şekilde oyuncuların ya da oyunda görev almış kişilerin hatırında kalan kısımlardan oluşturulmuş bir metin. İkincisi, good quarto (iyi quarto), görüldüğü gibi bir yıl sonra basılmış nispeten daha iyi olan metindir ve yazarın oyunu hazırlarken kullandığı yazıya dayanır. Sonuncusu ise en güvenilen ve neredeyse çevirilerin tamamında esas alınan metin olan İlk Folio'dur (şurada biraz bahsetmiştim). 


Metinler arasındaki farkı buyurun kendiniz gözlemleyin: 



27 Haziran 2012 Çarşamba

Cicero ve Shakespeare'den ortak bir soru

İyi bir adam, soğuktan donmamak için, kötü karakterli vahşi bir tiran olan Phalaris’in kıyafetini çalamaz mı?
Cicero, De Officiis adlı eserinin 3.29'unda bu soruyu soruyor. Benzer bir soru daha önce üstünde çalıştığımız Shakespeare'in Measure for Measure adlı oyununda vardı. Shakespeare'in karakterleri iyilik ve kötülük kavramları üstünde duruyorlar ve bunların aslında şartlar doğrultusunda doğru ya da yanlış oldukları üstünde duruyordu. Şöyle ki; karakterlerden birisi olan Duke, halkı yönetirken yanlışlar yapan Angelo'yu cezalandırmak için ahlaksızca şeyler yapar, bir sürü oyun çevirir. Duke'un sorduğu soru şudur: 
Eğer sonucu iyi olacaksa yapılan kötülüğün ne önemi var.
Buna en güzel ve anlaşılır örnek olarak Hitler örneği verilebilir: Cinayet kötü ve ahlak dışı bir olaydır, ama peki, bu cinayet ile birçok diğer cinayetleri engelleyebileceksek ilk yapılacak olan cinayeti iyi bir davranış olarak görebilir miyiz? Cicero yukarıdaki soru için söyle devam ediyor sözüne:
Bunlar karar verilmesi ziyadesiyle kolay olan durumlardır. [30] Zira birisini kendi yararın için, onun işine yaramayan bir şeyden mahrum etsen bile insanca davranmamış, doğanın yasasına aykırı hareket etmiş olursun. Buna karşın devlete ve insanların oluşturduğu birliğe büyük bir katkı yaptığını düşün, böyle bir durumda hayatta kalabilmek için, yukarıdaki gibi davranabilirsin, bu nedenle başkasından bir şey alırsan, bunda ayıplanası bir şey yoktur. Ancak böyle bir durum söz konusu değilse, her birey başkasını haklarından mahrum etmektense kendi uygunsuz durumuna katlanmalıdır. [1]
Cicero'ya bakılırsa verdiğim Hitler örneğinde, Hitler'in öldürülmesi devlet için yahut "insanların oluşturduğu birliğe büyük bir katkı yaptığı" için ayıplanası ya da ahlaksız bir iş değildir dolayısıyla doğrudur. Shakespeare de Cicero'nun vardığı bu sonuca varır oyunda ve sonucunda gelecek olan bu iyilik için bazı kötü davranışları, ki bunlar bir çeşit fedalar olur, yapılması gereken davranışlar olarak gösterir. Nitekim, Measure for Measure, her ne kadar bir problem play desek de, bir komedidir ve sonunun iyi bitmesi gerekir.      


27 Mayıs 2012 Pazar

Bir İskoç Oyunu




Bir önceki girdide Bu oyun üstüne çalışabilmek için birkaç tavsiyede bulunmuştum.

İlk defa First Folio'da basılmış olan Macbeth'in 1606 civarında yazıldığı düşünülmektedir. Shakespeare'in bu oyun için neredeyse tüm tarihi oyunlarında kaynak olarak kullandığı Holenshed'in Chronicles of England, Scotland and Ireland'i kullanıyor (tabii yine kendine göre yaptığı değişikliklerle). Holinshed'e göre Duncan (Macbeth'den önceki kral) bir gece esrarengiz bir şekilde öldürülüyor ve ardından Macbeth yeni High King of Scotland [1] oluyor, Holinshed'in şüphelendiği hatta katil olarak adlettiği isim Macbeth'tir. Hatta Banquo'da onun yardakçısı olarak kitapta yer alırken Shakespeare, kimilerine göre iyi bir dalkavuk olarak kimilerine göreyse iyi bir politikacı olarak, Kral James'in soyundan gelen Banquo'yu iyi bir insan ve vatandaş olarak gösterir ve oyunda Macbeth'e herhangi bir yardımda bulunmaz, aksine cadılarla olan sahnede Banquo duydukları yüzünden sonradan öldürülür.

1603'de İskonçya'nın VI., İngiltere'nin ise I. James'i olarak taç giyen kralı James, tiyatroya olan düşkünlüğünün yanında bir de cadılara ve cadılarla ilgili olan çalışmalara da meraklıdır. Hatta  cadılar ve cadı avları üzerine yazdığı Demonology isimli bir kitabı mevcuttur. (Dönemdeki cadı anlayışı ve cadılarla ilgili olan mevzudan daha sonra bahsedelim, Macbeth konusunu şimdilik dağıtmayalım.) 

Tek bir sahnesi hariç oyun tamamen 11.yüzyıl İskoçyası'nda geçer. Shakespeare'in klasik, 5 perdeli bir oyunudur. İskoçya'da Duncan'a karşı bir iç ayaklanma vardır, diğer tüm thane'ler Duncan için, İskoçya için savaşmaktadırlar. Savaşın kahraman ismi Macbeth'tir; çok cesur bir adam olarak bahsedilir ondan Duncan kendisine ihanet eden thane'in unvanı ile ödüllendirir Macbeth'i. Ama bu olay olmadan önce Macbeth bunu zaten cadılardan öğrenmiştir, peki bu nasıl oluyor? Hadi birlikte bakalım şimdi: 

Oyun perdelerini gök gürültüleri ve şimşeklerle birlike weird sisters'in (cadılar) girişi ile açar. Kendi aralarında enigmatik bir şekilde konuşan kardeşlerin ne dediğini anlamlandıramayız, neden bu tarz şeyler söylediklerini de. 


Bir sonraki sahnede Duncan ve askerlerinin yanında buluruz kendimizi, savaş sahasında olanlar bir asker tarafından Duncan'a anlatılır. En çok güvendiği, sevdiği adamı Macdonwald, Thane of Cawdor, ona ihanet etmiştir. Macbeth'in cesurca bu hainle nasıl savaştığını anlatır asker, hem de Macbeth'i bir kahraman gibi gösteren güzel benzetmelerle. Duncan'ın olaya verdiği tepki onun kişiliği için çok önemli ipuçları verir bize; 
no more that thane of Cawdor shall deceive our bosom insterest...
bu Cawdor beyi bizi daha fazla incitemeyecek (I.iii.)
Duncan'ın kalbi kırılmıştır aslında Cawdor'un yaptığı bu ihanete, oyunun ilerilerinde de göreceğimiz gibi Duncan hep iyi niyetli bir adam olmuştur. Macbeth'in başarılarını duyan Duncan, ona Cawdor unvanını verir.

Bu sahneyi takip eden sahnede yine cadılar vardır, kendi aralarında bir şeyler konuşurken birden Macbeth'in geldiğini duyarlar ve konuşmalarının konusu Macbeth oluveriri, onu önce kendi unvanı olan Thane of Glamis diye ile selamlar ilk cadı, ikincisi ise Thane of Cawdor, üçüncü ve sonuncusu ise Kral diye seslenir. Macbeth'in yanında Banquo da vardır, onun sayesinde anlarız ki Macbeth şaşırıp kalmış biraz da korkmuş gözükmektedir, hiçbir şey diyemez. Macbeth'e sunulan bu güzel haberleri duyan Banquo kendisi için de bir şeyler söylemelerini ister bu ilginç, neye benzediği tam olarak anlaşılamayan "yaratıklar"dan. Cadılar onun soyundan sekiz kral çıkacağını söyler. Macbeth biraz olsun kendine gelmiş bu "gelişmemiş konuşmacılara" ne demek istediklerini sorar, bu bilgiyi nereden aldıkları? Ama cadılar sahnenin ortasında yok oluverirler. Banquo olanlardan çok etkilenmiş gözükmüyor olsa da Macbeth hala söylenenlerin etkisindedir, derken sahneye Macbeth'e yeni unvanını vermek için Angus ve Ross (diğer aristokratlar) girerler. İşte oyun bu noktada ilk şekil değişikliğine uğrar, Macbeth'in aklına Kral olma ihtimalinin tohumu ekilmiştir, cadıların ilk va'dı tutmuştur; Macbeth Thane of Cawdor olmuştur. 

Sonraki sahnede Macbeth ve diğerleri Duncan'ın huzurundadırlar, Duncan onlara varisinin büyük oğlu Malcolm olacağını söyler. O akşam tüm İskoçya aristokrasisi ve Duncan Macbeth'i onurlandırmak için onun kalesinde konuk olacaklardır. Macbeth karısı Leydi Macbeth'e bir mektup ile başına gelen bu ilginç olayı anlatır. (Oyunda ilk kez Leydi Macbeth'in adını duyarız.)

Ve sahne şimdi Leydi Macbeth'indir. O müthiş "unsex me here" konuşmasını yapar. Konuşmanın bir ufak özetini yapmak gerekirse; Macbeth'in mektubunu alan Leydi, onun doğasının ne kadar yumuşak olduğunu bildiğini ve bunu değiştirip istediği gibi kral olması için onu yönlendireceğinden bahseder,  spirits'lerine (ruh/cin) seslenir ve onu tam da orada nötrleştirmelerini (unsex), tüm duygularından arındırmaları için çağırır. Bu soliloque için araştırmacıların birçok farklı fikri vardır (bu soliloque üstüne ayrı bir yazı yazalım sonra). Biz şimdi "nötr" anlamını taşıdığını düşünüp ilerleyelim. Leydi Macbeth'in konuşması Macbeth'in girişi ile kesilir, karı kocanın birbirini ne denli sevdiğine bu sahnede şahit oluruz.

Duncan'ı öldürmeye karar verdikleri sahneye kadar Leydi Macbeth kocası ne zaman geri adım atmaya çalışsa onu bu suikastı neden yapmaları gerektiği konusunda hatırlatmalar yapar. Peşin hükümlü olup bu trajediden sadece Leydi Macbeth sorumludur demek ahmaklık olur, ama payı olmadığını da söyleyemeyiz. Cadılarla olan sahnede hatırlarsınız ki, Macbeth'e kral dendiğinde korku dolu bir ifade ile bakar, genelde başkaları tarafından duyulmasını/sezilmesini istemediğimiz konular sesli bir şekilde söylendiğinde verdiğimiz tepki tam da budur: korku. Hem Macbeth ve karısı arasında geçen bir konuşmada Leydi Macbeth krallığı isteyenin Macbeth'in ta kendisi olduğunu, kendisinin ise kocasına bu istediğini hatırlattığını görürüz. Daha karısı ile konuşmadan önce şu sözler dökülür dudaklarından:

Stars, hide your fires;
Let not light see mmy black and deep desires:
Yıldızlar, kapayın gözlerinizi! Hiçbir ışık sızmasın
İçimdeki derin, karanlık isteklere
(I.iv.) 

Cadıların oyundaki baskın etkisini gözardı edemeyiz; Eagleton'a göre oyunun başrol oyuncuları bu üç cadıdır. Onlar sadece oyunun seyrini  değiştirmekle kalmazlar aynı zamanda toplumdaki yozlaşmayı da gösterirler. Eagleton şöyle devam eder: Macbeth'in kendisi kesin tanımların bulanıklaşmasından korkar: Ona göre otantik olarak insan olmak, hiyerarşik sadakatin belirli hassas bağları tarafından yaratıcı bir biçimde kısıtlanmış, sabitlenmiş ve çerçevelenmiş olmalıdır. Macbeth için bu belirleyici bağları ihlal etmek, insandan fazla bir şey olmaya çalışırken, daha azı haline gelmektir, kendi kendini iptal eden bir özgürlüktür yalnızca:

I dare do all that may become a man;
Who dares do more is none.

Bir insana yaraşan her şeyi yapmaya varım.Ondan ötesini yaptım mı, insan olmaktan çıkarım. (I. vii.)

Lady Macbeth ise zıt görüşe sahiptir: İhlal, sınırların sürekli olarak aşılması insan olmanın gerçek işaretidir:

When you durst do it, then you were a man;
And, to be more than what you were, you would
Be so much  more the man.

O zaman insandın asıl,Yapmaya yüreğin olduğu zaman.Daha ileri git şimdi.Daha fazla insan olmak istiyorsan. (I.vii.)

Eagleton'a göre Lady Macbeth klasik bir Shakespeare kötü karakteri gibi burjuva bireycisidir ve geleneksel mevki ve akrabalık bağları onun kişisel kimliğinin kurucu öğresi olmaktan ziyade şahsi amaçlarının peşinde koşarken aşılması gereken engellerdir yalnızca. Ama cadılar bunun için suçlanamazlar: Birincisi, benliğin bireysel girişimcilerinden farklı olarak bir cemaat içinde yaşarlar; ayrıca Macbethler'den farklı olarak politik iktidara karşı kayıtsızdırlar çünkü, deyim yerindeyse, her zaman Caesar'ın tarafında olan doğrusal zamanla hiçbir alışverişleri yoktur.

Macbeth aslında üstüne büyük olan bir kıyafete göz dikmiştir. Ona yeni unvanını getiren aristokratlara dediği gibi:
Why do you dress me in borrow'd robes?
Ne diye başkasının urbalarını giydiriyorsunuz bana? [2] (I.iii.) 
Onun olmayan bir kimliğe arzu ile tutulmuştur, hem sadece o da değil, Leydi Macbeth'de kraliçe olmaya uygun değildir. Leydi Macbeth'in öldüğünü öğrendiği sahnede söyledikleri, hem kendisi hem de karısı içindir aslında; bu ödünç kimliklerin geri verilme vaktinin geldiğinin farkındadır:
Life's but a walking shadow, a poor player
That struts and frets his hour upon the stage
And then is heard no more: it is a tale
Told by an idiot, full of sound and fury,
Signifying nothing.
Hayat dediğin ne ki:Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!Bir daha da duyulmayacak artık sesi.Bir aptalın anlattığı bir masal bu:Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu. (V.v.)

Eagleton, Macbeth'in hayali olarak ürettiği bir hançeri yakalamaya çalışmasını şöyle yorumlar: Siyasi oluşumun simgesi olan Duncan'ı öldürmekle Macbeth oyunun ideolojisi bakımından kendi yaşamının fiziksel köklerine darbe vurur, bu nedenle kralın katledilmesi edimi de bedensel kendine-yabancılaşmanın bir biçimidir. Öz-parçalanmanın simgesel bir jesti olarak Macbeth'in eli, kendi beyninin ürettiği bir hançeri yakalamaya çalışır. Dil-cadıların çift anlamlı konuşmaları- vücudu istila eder ve parçalara ayırır; arzu bilinçliliği öylesine şişirir ki onu, kendisini duygusal kısıtlamalardan koparma ve boşlukta tüketme noktasına getirir.

Neticede de o bildiğimiz trajik son olur ve Macbeth'in kafası "anadan doğma olmayan" Macduff tarafından kesilir ve yeni kralın önüne atılır. Tam da o anda hakkı olan krallığı geri almış olan Malcolm bir kral konuşması yapar, bunu konuşmasında da hemen görürüz "royal we" (kraliyet bizi) ile kendisine seslenir. Ve bana kalırsa oldukça önemli bir şeyden bahseder en sonda; İskoçya'da aristokratların unvanları yukarıda da dediğimiz gibi "thane"dir. Malcolm, Macbeth'in şerrinden kaçmak için İngiltere'ye, Edward the Confessor'in yanına kaçmıştı ve orada bir ordu toplayıp İskoçya'ya dönüp Macbeth'in kellesini aldı. Burada Malcolm "thane"lerine diyor ki, bundan sonra unvanlarınız "earl" olacak, bu unvan İngiliz aristokrasının bir parçasıdır. Bunu şöyle yorumluyorum, İskoçya bir diktatörün boyunduruğundan kurtulmuş olsa da bir başka ve daha büyük bir tanesinin altına girmiş bulunmaktadır. İngiltere için ne dendiğini hepiniz bilirsiniz: Güneş batmayan ülke.  

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Shakespeare çalışırken

Çalışmaya başlamadan önce üstüne çalışılacak olan eserin mümkünse iki dilli olanı ile yoksa da bir İngilizce (asıl metin) bir de ana dile yapılan çevirisini edinmeniz işinizi görür. Bu aşamadan sonra karşılaştırmalı olarak metni okumanız, Shakespeare'in o "anlaşılamaz" denilen dili için epey yardımcı olacaktır. Benim tavsiyem şu sıralamadan yana; önce çalışılacak oyun hakkında bir bilgi edinmek, daha sonra oyunu okumak ve en son da oyunun adaptasyonunu izlemektir.

Macbeth üstüne çalıştığım için şimdi onun üzerine bir örnekleme yapalım: Geçen gün de bahsettiğim gibi Macbeth (2010) çok başarılı bir yakın dönem Macbeth uyarlaması. Bildiğimiz gibi Shakespeare oyunlarının tamamını sahnede oynansın diye yazdı. Bu nedenle oyunların adaptasyonların görmek birçok noktada oyunu okurken kafanızda oluşan soru işaretlerinin giderilmesi için bire bir olacaktır. Oyunlarında pek fazla sahne yönlendirmesi ("stage direction") yazmadığı için, sahnede dönen olaylara zaman zaman kendinizi uzak hissetmeniz olağandır, bu noktada görsel bir uyarlama izlemek bu uzaklık hissini ortadan kaldırır. 

Macbeth için söylemek gerekirse bence şu 2010 yapımı Macbeth ile başlanabilir izlemeye. Macbeth rolünü oyuncu Patrick Stewart oyunuyor, önceden de oynadığı Shakespeare oyunları var. Ve tabii ki BBC yapımı olan Macbeth. Aslında bu BBC yapımı Shakespeare koleksiyonu oldukça işlevsel, her oyununun bir uyarlaması bulunur ve metnin aslına oldukça sadıklar. 

Okuma olarak ise

Minâ Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY
Minâ Urgan, Shakespeare I-II 
Germaine Greer, Shakespeare, çev.Hakan Gür Dost Kitabevi
Terry Eagleton, William Shakespeare, çev. A. Cüneyt Yalaz, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 
William Shakespeare, Macbeth, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Yayınları (özsöz olarak konulan bölümler kısa ama kullanışlı bilgiler içerir, hemen bütün çevirilerin baş kısmında vardır.) 
William Shakespeare, Macbeth, Bantam Classic (bana kalırsa en güzel Shakespeare basan yayınevlerinden birisidir, bunun hakkında daha sonra bahsederiz.)

Jstor, Questia, archieve, ve tabii google.books da işinizi bu noktada görebilir.


Daha bir sürü kitap ve film önerebilirim ama üstünde çalışma yapmaya başlandığında bir noktadan sonra zaten kendiniz o kitapları ya da filmleri buluyorsunuz. Çok dağılmazsanız internet Shakespeare çalışmak için bir okyanus.

Okuma yaparken fonda da güzel bir müzik olursa ve yanında çay ya da iyi çekirdekten bir kaave... Shakespeare ile birlikte biraz daha onun dünyasına kayabilirsiniz, güzel olmaz mı?


P.S. Macbeth yerine Henry I-II-III ya da Romeo & Juliet koyabilirsiniz, yöntem aynı.  

10 Mayıs 2012 Perşembe

Herkes için Julius Caesar

Caesar


Shakespeare yazın hayatı boyunca Romalılarla ilgili olarak sadece beş eser vermiştir; Titus Andronicus, Julius Caesar, Anthony and Cleopatra, Coriolanus, "The Rape of Lucree" (şiir). Biz şimdi Caesar'ın üstünde duracağız. 

1599 da Shakespeare ve arkadaşlarının kurduğu the Globe Theatre'in (Globe Tiyatrosu) açılışını yapan Julius Caesar herkesin ağzına pelesenk olan, literatürde büyük önemi olan "Sen de mi Brutus?" sözü ile modern insanın aklında yer etmiştir. Öncesinde de dediğimiz gibi bu dizeyi Shakespeare'i bilen bilmeyen herkes bilir. Şimdi gelelim oyun bize ne anlatmak istiyor:

Bilindiği gibi Shakespeare oyunlarının konularını başka yerlerden alır; Caesar için (ve diğer Romalı oyunları için de) Plutarch'in Lives of the Noble Grecians and Romans (Asil Yunan ve Romalıların Yaşamları) kitabından alır. Plutarch bir cumhuriyetçi olduğu için kitapta Caesar'a karşı bir tutum sergilemektedir. Shakespeare ise bunu müphem bir havada alıntılar. Diğer tüm Shakespeare karakterleri gibi Caesar da ne tam beyaz ne de tam siyah olarak anlatılır. 

Oyun, Roma Senato'sunun Pompey the Great'i (Muhteşem Pompeius) sole consul (tek konsül) yaptığını öğrenen Galya muzafferi, ikili konsül döneminin diğer konsülü Caesar'in, Pompeius ile olan İç Savaş'ından da muzaffer çıkışından Roma kentine dönüşüne perde açar. Kader ne hoşluk etmiştir ki döndükleri gün Roma'da Lupercal festivali (bir çeşit bereket festivali) vardır ve şehir hem bunun için hem de Caesar'ın şanlı dönüşü için süslenmektedir. Oyunun en başında gördüğümüz iki Tribunes'un [1] konuşması ile halk arasında Caesar'a karşı olanlar da vardır. (Tarihi bir gerçektir ki Julius Caesar halk tarafından çok sevilmiş ve sayılmış bir adamdır, belki de ilk imparator olacakken öldürülmesi onu seven halk için bir talihsizlik diye adlandırılabilir miydi?)

Caesar kendini bir yarı-tanrı (belki de bir tanrı) olarak göstermeyi seven bir adam. Shakespeare de ustaca bunu bir cümle ile göstermiştir; aslında sadece ölümlü bir insandır Caesar da.

Oyunun orta sahnesinde öldüğü için Caesar için oyunun kahramanı demek pek doğru olmayabilir, ama eponymous hero (oyuna adını veren kahraman) odur. Caesar yerine bu görevi Brutus rahatlıkla devralabilir (hatta Cassius'u da ekleyebiliriz). Brutus ve Caesar çok yakın iki dosttur; lakin birisi tüm nesli boyunca tiranlarla savaşmış ve Cumhuriyeti Roma'ya getirmiştir, bir diğeri ise İmparator olma isteğiyle yanmaktadır. Bu tüm oyun boyunca Brutus'un yaşadığı büyük bir dilemma halini alır; can dostunu öldürmeli midir yoksa cumhuriyetin elden gitmesine izin mi vermelidir. Hepimizin bildiği gibi Brutus, Cassius'un da sinsi planları ile, Caesar'i öldürür. Bir rivayete göre öldürürken de şu sözleri söyler; sic semper tyrannis (tiranlara hep böyle olur).

Roma'da var olan sınıf farklılıklarını Shakespeare oyunda da göstermiştir, hatta Patrician (aristokrat) sınıfına dahil olan Casca halkın ne denli pis koktuklarından, dönek olduklarından, eğitimsizliklerinden vs. bahseder. Oyun içinde çok da güzel bir sahne vardır, bu halkın akıl almaz hareketlerini göstermek için; Caesar'ın ölümünden sonra Anthony'nın yaptığı konuşmadan etkilenenler çılgınlar gibi etrafta dolanmakta ve suikasta kim dahil olduysa öldürmek istemektedirler, bazı isimler kulaktan kulağa dolanmaktadır, oralardan geçen zavallı şair Cinna, isim benzerliği yüzünden suikaste katılan Cinna zannedilir, daha sonrasında kendisinin şair olduğunu söylediğinde ise onu "kötü dizeleri için" öldürürler. Bu kalabalığın akıl sağlığı hiç de yerinde değil görüldüğü üzere.


  • Karakterler
-Caesar; Askeri bir deha lakin en yakınları tarafından öldürülüyor; Shakespeare oldukça güzel çizmiştir Caesar'ın portresini, her cümlesinde başka manalar vardır.

-Brutus; İdealist bir adam, öyle ki bu onu kör bile ediyor, Caesar'ı öldürdükten sonra onun kanına bulanmamın cumhuriyet için bir kurban olduğunu düşünüyor; bir entelektüel; bir aksiyon adamından ziyade tefekkür adamı; bu anlamda Hamlet'in bir prototipi ve felsefi bir kahraman. 

-Cassius; Daha çok kendi şahsi çıkarları için Caesar'ın suikastine  Brutus'u de katmıştır. Hırslı ve kurnaz bir adamdır. Shakespeare'in genel olarak oyunlarında kurguladığı appearance vs. reality (görünüş vs. gerçek) temasının ayaklı temsilidir. Akıllı bir adamdır, Antony gibi bir aksiyon adamıdır. Ama ne yazık ki Brutus'un verdiği yanlış askeri/siyasi kararlar yüzünden sonu gelmiştir.   

-Anthony; Tam bir aksiyon adamıdır, Caesar'ın ölümünden sonra yaptığı konuşma unutulmazdır, müthiş tamlamalar ve benzetmelerle halkı kendi tarafına çekmiş ve Roma'da bir iç savaş çıkartmıştır, iyi bir retoriktir bu konuşmasında da görülür. Aynı zamanda iyi bir asker ve Caesar için iyi bir dosttur. Cassius ve Brutus'ün yaptıkları en büyük hatalardan biri onu hayatta bırakmak oldu, çünkü o geri dönüp (bir yerde) ikisinin de ölümüne sebep oldu.  

  • Brutus ve Cassius'un Anlaşmazlıkları
Brutus
 İkilinin arasında üç büyük anlaşmazlık olmuştur ve ne yazık ki her seferinde      Cassius'un haklı olmasına rağmen Brutus'un kararlarını uygulamışlardır ve bunlar   sonucunda bu duruma düşmüşlerdir; ilki Anthony'nin yaşaması üzerine olan  anlaşmazlıktır, Brutus eğer Anthony de öldürürlürse bunun çok kanlı bir eylem  olacağını söylemiştir, Cassius ise eğer öldürmezlerse Anthony'nin peşlerine  düşeceğini söylemiştir; Brutus'un kararı uygulanmıştır, Anthony peşlerine  düşmüştür.

 İkinci anlaşmazlık Caesar'ın ölümü sonrası Anthony'nin halka konuşma yapıp y apmaması üstüne olmuştur. Cassius yine akıllıca bir şey demiştir, halkın tam bir  dönek olduğunu ve onun sözlerine inanabileceklerini, ama Brutus ilk başta  kendisinin konuşacağını ve halkı yanına çekeceğini söylemiştir. İlk başta  hakikaten öyle de olur, halk Brutus'u çok sever ve onun yanında durur, ama  konuşması bitince kürsüden inen Brutus meydanı Anthony'e bırakarak büyük bir aptallık eder ve Anthony halkı yanına çeker ve iç savaş başlatır.

Son anlaşmazlık ise  Phillipi'ye gidip Anthony'nin ordusu ile savaşma konusunda olmuştur. Cassius yine haklı olarak oldukları yerde hazırlık yaparak Anthony'yi beklerlerse ordunun da çok yorulmayacağını ve savaşı kazanabileceklerini söyler, ama yaşadıkları sürgün hayatı ve vicdan azabından muzdarip olan Brutus Phillipi'ye gidip Anthony'yi hazırlıksız yakalamanın daha iyi olacağını söyler; giderler ama mağlup olurlar ve neticesinde kendilerini öldürürler. 

  
  • Betimlemeler (imageries)

En göze çarpan betimlemeler Brutus üstüne Cassius ve Casca'nın yaptığı  alchemical imagery (simya);
asıl ve onurlu Brutus'u altına benzetiyorlar ve kendi kurnazlıkları ile onu altından adi metale çevirmeye çalışıyorlar. Bu durumda şunu sorabilirsiniz; peki çevirebiliyorlar mı? Teknik olarak bu pek mümkün bir şey değil, çünkü altın dönüştürülebilen bir metal değildir dolayısıyla ne tarz bir işleme girerse girsin değişim göstermez. Ama diğer yandan denilebilir ki Brutus oyun boyunca büyük bir değişim gösterdi, Caesar'i öldürdü ve yaşadığı vicdan azabı ile de intihar etti.

  • Anakronizmler; 

Bu oyunda Shakespeare'in yaptığı en ünlü tarih yanılgıları var: ilki Perde I, Sahne I de Cassius Brutus'ten Casca'nin gömleğinin kolundan çekerek durdurmasını ister. Oyun Roma'da geçtiği için ve tüm karakterler Toga adı verilen kolsuz giysileri giydikleri için bu bir anakronizmdir.

İkincisi; (en ünlü olanı) Perde II, Sahne I de Brutus ve arkadaşlarını konuşması arasında bir saat vuruşu duyulur; daha saatin icat edilmediği bir dönemde saatin vuruşunun duyulması da bir anakronizmdir.

Sonuncusu ise; (bence oldukça komik bir hatadır) Perde IV, Sahne III de Brutus cebinden bir "cep kitabı" çıkartıp okumak ister, sonra masasına gelip okumakta olduğu kitabın "sayfasının" değiştirildiğini söyler. Tabii ki Brutus yaşarken parşömen adı verilen kağıtlara rulo şeklinde yazılırdı şimdi kitap dediğimiz parşömenler, ve matbaa da yoktu ki bir cep kitabı yapıversinler.  




26 Nisan 2012 Perşembe

"Death and the King's Horseman" üstüne bir yazı

Death and the King's Horseman, 1975 civarında Wole Soyinka tarafından yazılan konusunu gerçek bir hikayeden alan 5 perdelik bir tiyatro oyunudur. Oyun, 1950'lerde İngiliz kolonisi olan Nijerya'da geçer. Yoruba geleneklerine göre kral öldüğünde, onun en sevdiği köpeği ve atı da öldürülür, ve süvarisi de "ritual suiciade" adı verilen bir törenle intihar eder. Eğer bu tören yapılmazsa kralın ruhunun toplumu rahat bırakmayacağı ve cennete gidemeyeceği düşünülür, süvari ve hayvanlar onun cennete ulaşabilmesi için yardımcı olacaklardır.

Oyun işte tam bu noktada perde açar, Elesin, süvari, o gece kendini öldürecektir; ilk sahnede Elesin'in  Praise-Singer ile bir konuşması vardır, ritmik bir konuşmadır bu, küçük yerel şarkılar söylenir; sahnenin sonunda Elesin çok güzel bir genç kız görür ve "ölmek üzere olan bir adamın son arzusu" olarak o kızla evlenmek ister. Bu genç kız, Iyaloja'nın (Market'in yaşlı ve bilge kadını) oğlu ile nişanlıdır, Iyaloja kendini karakter yapan kararını açıklar ve kızla Elesin'in evlenmesine izin verir.

Oyunun ikinci sahnesi "beyaz insanların evinde" geçer. Simon & Jane Pilkings (vali ve eşi) Çavuş Amusa sayesinde bu intiharın gerçekleştirileceği haberini alırlar; çift ise Prens'in de katılacağı bir maskeli baloya gitmek için hazırlanmaktadır. Fonda sürekli davul sesleri vardır, bu ritmler Simon'i germektedir, bu, konuşmasına da yansır. Jane, daha yeni Hristiyan olmuş olan uşakları Joseph'a bu ritmlerin ne için olduğunu sorar, Joseph bilmediğini sesin hem düğün hem de ölüm müziğine benzediğini söyler, bir şeylerin ters gittiğini sezer. Sahne bitmeden önce Pilkings, Çavuş'u Elesin'i tutuklaması için market alanına gönderir.

Üçüncü sahnenin başında Amusa kendisine verilen görevi yerine getirmek için davulların çaldığı market alanına gider, ama içeriye giremez, kadınlardan oluşan bir grup buna izin vermez, bir de üstüne çavuşla dalga geçerler; içeriden çıkan Iyaloja ne olduğunu görür ve Amusa'dan gitmesini ister; bu gecenin Elesin'in düğün gecesi olduğunu bu yüzden sessiz sakın geçmesini istediğini söyler. Amusa başarızlığını Pilkings'e bildirmek için yanına gider, vali olaya el koyar ve bundan sonra kendisinin ilgileneceğini söyler. Kralın öldüğünü öğrenen Olude, Elesin'in büyük oğlu, tıp okumak için gittiği İngiltere'de babasını gömmek için geri gelir. Pilkings'in bu duruma karışmamasını ister, ama bu istek boşunadır. Davul seslerini duyan Olunde babasının öldüğünü düşünür ve cesedi görmek için çıktığında babasını elleri kelepçeli halde karşısında bulur. Olunde onu tanımamazlıktan gelir, süvari ise korkunç bir utanç içindedir; ondan beklenen işi yapamamıştır, halbuki oyunun başından beri görürüz ki ölüme korkuyla falan yaklaşmamakta, hatta ondan "atalarımı görmeye gideceğim" diye söz etmektedir. (Ama güzel kız aklını çelince oyunun aksiyonu da buradan çıkmış oldu.)

Oyunun son sahnesi Elesin'in hapisteki hücresinde geçer. Oyun boyunca baktığımızda üç en fazla dört mekan kullanılmıştır olduğunu görürüz. Sonunda babası yerine Olunde kendisini öldürür, genç karsı ile Elesin ise Olunde'nin ölü bedenine bakakalırlar. İngiliz çiftte ise bir değişiklik görmeyiz. (belki Jane de biraz görülür)


Oyunun ikinci baskısı için kaleme aldığı notta Soyinka, oyunu bir ""kültürler çatışması" olarak görmediğini, oyuna böylesi bir önyargı etiketi koymak istemediğini söyler. Oyunu daha çok "metafiziksel" olarak tasvir eder. Bence de oyun hayatın bir yansıması gibi, ölüm ve ona giden andaki olayların gösterimi.

Türü için rahatlıkla trajedi diyebilir. Marketteki kadın grubu klasik oyunlardaki korolara benziyor, gerçi burada aksiyona dahil oluyorlar ama işlevleri koro ile aynı. Oyun bana okurken Shakespeare'i hatırlatmadı değil; onun trajedilerini okurken bazı yerlerde gülümsersiniz bazı yerlerde de gözünüz dolar; Soyinka'da da benzer bir tını var, lakin ilk üç sahneden sonra gülümsemeleriniz acı bir hal almaya başlıyor, bu da Wole Soyinka'nin trajedideki başarısını göstermekte.

Aristotelesçi bir klasik yapısı olan bir oyun yazmış Soyinka; 5 perdelik yapısı, karakterden ziyade aksiyonun önem taşıdığı, neredeyse 3 birlik (zaman, mekan, aksiyon birliği) kuralına uygun.

Oyun karakterini kabaca iki gruba ayırabiliriz; beyazlar ve siyahlar. Beyazlar grubundakiler Jane hariç tip kategorisindedirler; ne çelişki taşırlar ne de değişim gösterirler. Ama Jane, Olunde'nin ölümünden sonra ufak bir değişim gösterir. Siyahlarda ise, Iyaloja müstakbel gelinini Elesin ile evlendirme konusunda karakter olduğunu gösterir. Olunde için karakter diyebiliriz, neticede onun ölmesi değil babasının ölmesi gerekiyordu ama o karar verdi ve kendini öldürdü. Oyunun aksiyonuna katkısı yadsınamaz.

Bence müziği de bir oyun karakteri sayabiliriz; bu oyun müziksiz düşünülemezdi. Soyinka'nin dediğine göre Nijerya müziksiz olamazmış. Hocam Prof. Dr. Ayşın Candan'in anlattığı bir hikayeyi alıntılayayım; 1996'da seyirci olarak katıldığı bir konferansa Soyinka da konuşmacı olarak katılmış, orada oyunlarından bahsederken Nijera'nın müziksiz yaşayamayacağını söylemiş, müziğin önemini  göstermek için ufak bir deney yapmış; salonu üçe bölmüş, her bir bölüme farklı ritmler vermiş ve bu ritmleri kendisi yöneterek bir melodi çıkartmış ortaya, salonda oluşan hava inanılmazdı diyor Candan, eminim öyledir, çünkü oyunu okurken de ritmlerin gücünü hissedebiliyorsunuz. Sanki o da bir karaktermiş gibi diğer karakterleri etkiliyor ve aksiyona dahil oluyor.

Oyunun diline gelirsek; bir İngiliz sömürgesi olan Nijerya'daki toplumu İngilizce konuşurken kaleme almış Soyinka, aralar da yerli dilden kelimeler, pasajlar eklemiş. Sade ama ritmik bir dili var, daha çok diyaloglardan oluşsa da monologlara da yer verilmiş. Sahne yönetimi de oldukça yer kaplıyor oyunda.

Sahnelenirken dekorun mümkün olduğunca sade tutulması taraftarıyım, oyun karakterleri ve olaylar yeterince renkli olduğu için bunu yansıtmak için sadelik güzel olur. Işığı dekor olarak kullanmak yaratıcı olabilir.

Toparlayarak bir sonuç yazmak gerekirse, oyunun sonunda suçsuz bir genç adamın ölmesi, İngiliz kolonisini temsil eden çiftin herhangi bir değişim göstermemesi Soyinka'nin gidişattan pek de umutlu olmadığını gösteriyor, eğer olsaydı Olunde yerine Elesin'i öldürürdü bence. Bu yüzden tam bir trajedi diyoruz, Shakepseare'in King Lear'ini çok acı bulup da değiştirenler 21.yüzyılda olsalar bu oyunu da değiştirirler miydi acaba?



                                                                     * * *

  
Not: Oyunu okumak isterseniz sadece İngilizcesi var, maalesef daha hiçbir metninin Türkçe'ye çevirisi yapılmadı.



25 Mart 2012 Pazar

"Mösyö'nün Ayrılışı Üstüne"

HBO kanalının 2005 yılında hazırladığı kısa Elizabeth I serisi var, iki bölümlük. [daha sonra bu seri hakkında da yazabiliriz] Elizabeth'i Helen Mirren oyunuyor (kendisi aynı zamanda II.Elizabeth'i de oynamıştı, ne kadın be!), Robert Dudley'i ise Jeremy Irons oynuyor. (Mirren gerçekten kraliçe olabilecek bir kadın galiba.) 

Seri Elizabeth'in hükümdarlığının son 25 yılını ele alıyor. Bu aralıkta konsey Elizabeth'i evlenmesi için zorlamaya devam etmekte, dizi de tam burada başlıyor. En kuvvetli aday Anjou Dükü, François. Kendisi bir Katolik olmasına rağmen Protestanlara oldukça hoşgörülü ve Elizabeth'ten oldukça etkilendiği de aşikar, ayın şeyi Elizabeth için de söylemek mümkün. Zira evlilik işinin ol(a)mayacağı anlaşılınca Anjou ülkesine geri dönmek üzere ayrılırken Elizabeth onun için yazdığı bir şiiri tutuşturuyor eline. Aşağıda şiirin dizide geçen kadarını paylaşıyorum ama şiirin birkaç mısrasını kırpmışlar aslı için; bkz. On Monsieur's Depart. Elizabeth döneminin en iyi yetişmiş insanlarından bir tanesi; bu şiir dışında yazdığı başka şiirler de var ve görebileceğiniz gibi neredeyse kendi döneminin ünlü şairleri kadar (Shakepseare, Bacon, Spencer, Jonson) iyi bir şiir anlayışı var.




François, Anjou Dükü

On Monsieur's Depart 
I grieve and dare not show my discontent,
I love and yet I'm forced to seem to hate,
I do, yet dare not say I ever meant,
I seem stark mute yet inwardly do prate.
I am and I'm not, I freeze yet am burned,
Since from myself another self I turn.
My care is like my shadow in the sun,
It follows me flying, flies when I pursue it,
Stands and lies by me, does what I have done.
Or let me live with some more sweet content, or die,
And so forget what love ere meant.


Mösyö'nün Ayrılışı Üstüne 
Istırap duyuyorum lakin üzüntümü belli etmemem gerek.
Seviyorum lakin 'nefret et' diyor, mecburiyet.
Söylüyorum lakin düşündüklerimi söylememem gerek. 
Dilsiz gibiyim lakin gevezelik ediyorum, kahrederek.
Ben hem varım, hem yokum
Donuyorum lakin eriyerek
Kişiliğimden çıkıp başka biri oluyorum
Kaygılarım, güneşteki gölgem gibi   
          Beni uçarak takip ediyor, ben takip ettiğimde uçuyor
Yanımda duruyor, yanımda yatıyor
Ne yapmış isem onu yapıyor
Ya biraz daha mutluluk yaşayayım ya da öleyim
Böylece aşk da eskiden olduğu gibi kalsın. 
Kraliçe I. Elizabeth

24 Mart 2012 Cumartesi

Anonim: "Shakespeare bir sahtekar mıydı?"

Geçenlerde Anonymous'i izledim. Film afişinde de sorduğu gibi (Was Shakespeare a fraud?) Shakepseare'in sahtekar olup olmadığı ile ilgilenen, arka planında Elizabeth'in sarayında dönen politik komploları da içeren hoş seyirlik bir film Anonim


(Evettt, ilerleyen paragraflar spoiler içerecek! [uyarmadı diyemezsiniz])

Gel gelelim içinde bizi (edebiyat öğrencilerini) ilgilendiren çok önemli teoriler var. William Shakespeare isminin bir takma ad olduğu ve onun adına sayılan tüm eserleri bir başka yazarın yazdığına dair epey eski bir okült teori var. Bu konuda 70'in üstünde isimden bahsedilse de sadece dört isim kendine mürit bulabilmiştir: 

Sir Francis Bacon
Edward de Vere, 17. Oxford Dükü
Christopher Marlowe
William Stanley, 6. Derby Dükü


Shakespeare hakkındaki ilk yazılı bilgi Robert Greene'in ölüm döşeğindeyken yayınladığı son bir kitapçıkta (Greenes Groatesworth of Wit bought with a Million of Repentance (1592)) geçiyor. Burada kendisi gibi üniversite mezunu olan Marlowe, Nashe ve Peele'den söz ediyor: "Bir de sonradan görme bir Karga var; bizim tüylerimizle süslenen, bir oyuncunun bedeniyle sarmalanmış kaplan yüreği ile uyaksız bir şiiri sizler kadar tumturaklı söyleyebileceğini zannediyor; ve de tam bir ustalar ustası olduğu için de kendisini bu ülkedeki tek Shakescene [1] sanıyor." Burada ilke kez Shakespeare'den yazılı olarak bahsediliyor ve VI.Henry'den alıntı yapıldığını göz önünde tutarsak oyunları hatırı sayılır derecede ünlü olmaya başlamıştır. Eğer Greene burada karga simgesini Horatius'un üçüncü mektubunda dile getirdiği anlamda kullanıyorsa -bu anlam Greene ile onun okul arkadaşlarının iyi bilmeleri gerekir- o zaman Shakespeare'i başkalarının eserlerini kendi eseriymiş gibi tanıtmakla suçluyor demektir. [2]   

Bu adayların her birisi için fazlasıyla tarihi kaynak, kanıt vs. vardır. Lakin başta da dediğimiz gibi bunların hiçbiri akademik teoriler değildir. Film bu adaylardan Edward de Vere'nin (17.Oxford Dükü) yazarlığı üstünde duruyor. Hatta filmin sonlarına doğru bu iddiayı epey ilerletiyorlar ve kendisi hem Elizabeth'in ilk oğlu hem aşığı hem (Elizabeth'in) çocuğunun babası hem de Shakespeare çıkıyor (!). Bu kadarı bana haylice fazla geldi, baktığınızda I.Elizabeth'in ensest ilişkiye giren bununla da yetinmeyip sonucunda çocuk dünyaya getiren ve daha da ilginci doğurduğu çocuktan haberdar olmayan bir kraliçe durumuna getiriyor. İşin içindeki politik çekişmelerin göbeğinde olan ailelerden birisi Cecil ailesi. Filmin iddiasına göre Cecil ailesi Elizabeth'in tüm aşk kaçamaklarından haberdar, hamileliklerinde bunu halktan ve saraydan saklayan, kraliçenin en sadık ailesi. 

Film, ana zaman olarak Elizabeth'in son zamanlarını ele alıyor ve kendisinin bir varis bırakmamış olması İngiltere'de oldukça büyük bir probleme dönüşüyor. Zira Elizabeth, tek aday gibi gözüken Mary'nın oğlu James'ı, annesinin bir zamanlar kendisine suikast girişiminde bulunduğu gerekçesi ile varisi yapmak istemiyor. Ama Elizabeth'in danışmanı Cecil (ve ailesi) James'in tahta gelmesini istiyor ve bunun için mücadele ediyorlar hem de Oxford Dükü'ne karşı. Tabii tarihten bildiğimiz gibi Elizabeth'ten sonra James tahta gelir hatta Shakespeare ve arkadaşlarının da yasal koruyucu olur, Lord Chamberlaine'in Adamları olarak geçen isimleri Kral'ın Adamları'na çevrilir ve en üst düzey uşakların giyindiği kırmızı renk kumaştan giyinmeye başlarlar. 

Oxford Dükü (nam-i diğer Shakespeare) Cecil'lerin James'i tahta getirmesini engellemek için halkı galeyana getirecek bir oyun kaleme alıyor (III.Richard). Burada III.Richard tahta geçebilmek kardeşlerini ve hatta küçük yeğenlerini bile öldürebilecek derecede kötü bir karakter olarak temsil edilir. Filmde III.Richard'in aslında Cecil'e bir gönderme olduğundan bahsediliyor. 

Film "Shakespeare bir sahtekar mıydı?" sorusuna hiç tereddüt etmeden "Evet!" cevabını veriyor. Ama aynı zamanda çağdaşı olan Ben Jonson'i da sahtekar olarak gösteriyor. Çünkü Oxford Dükü ilk olarak oyunlarını onun adı altında yayınlatmak/oynatmak istiyor, ama Jonson bunu doğru bulmadığını bir içki masasında Shakespeare'e söylüyor ve bir akşam Shakespeare oyuncusu olduğu bir oyunu kendisi yazmış gibi sonunda sahneye çıkıyor ve tüm tebrikleri kabul etmeye başlıyor. O akşamdan itibaren oyunları o yazmış gibi davranıyor. Hatta oyunları onun yazmadığını anlamaya başlamış olan Marlowe'u öldürdüğü ihtimali bile ortaya çıkıyor ki bu durumda hem sahtekar hem de katil oluyor. (Shakespeare'in Marlowe'u öldürdüğü iddiası bir başka Shakespeare filmi olan Shakepseare in Love'da da geçiyordu ama orada onun yapmadığı ortaya çıkıyor, lakin Marlowe ölümü meçhul olduğu için istenilen her şey söylenebilir, net bir kanıt çıkana kadar bir kesinliği olmayacak.) Filmin son sahnesinde Jonson, Oxford Dükü'nün ona verdiği yazmaları buluyor ve bizim bildiğimiz First Folio olarak basılacak diye düşünüyorum. 


Daha bir sürü şey var söylenecek ama bunları belli bir sıraya koymak ve toparlamak için daha çok vakte ihtiyaç var en iyi şimdi noktayı koyalım ve aklıma geldikçe devamını getireyim.


15 Mart 2012 Perşembe

Mart'ın 15'i... Caesar!!

Shakespeare'in Julius Caesar metnini çalışmış hemen her (ingiliz) edebiyat(ı) öğrencisi "Beware the ides of March" (Mart'ın 15'ınden kaçın) öğüdünü bilir. Bu öğüdü dinlemeyen Caesar'ın sonu ise ölüm olur. E bugün Mart'ın 15 olduğuna göre ölüm yıl dönümü. Benim de aklıma Caesar'ın Kleopatra ile olan ilişkisinden doğan oğluna verilen ad ve bununla birlikte sözlüklerimize giren caesarean (sezaryen)  kelimesi geldi. Bu kelime Latince caedere (kesmek) fiilinden gelir.  

Kimilerince kelime direkt Gauis Julius Caesar'dan geliyor, çünkü efsaneye göre kendisi de bu yöntem ile doğmuştur. Ama bilinen o ki annesi Caesar'ın orta yaşlarına kadar yanında ona akıl verenlerden birisi olmuştur. Bir başka söylem Roma'daki Lex Regia (kral yasası), sonrasında Lex Caesarea (imparator yasası) eğer bir kadın çocuk doğumunda ölüyorsa bebeği kesip alınması yasasını içerirdi. Bu yasanın sebebi büyük ihtimalle dini bir gerekliliğe dayanmaktaydı. 


Başka dillerdeki kullanımlara baktığımızda yine Caesar'a işaret eden bazı ipuçları var; modern Almanca, Danca; Kaiserschnittkejsersnit ("İmparator'un kesiği"). Çince, Romence, Sırpça, Slovence, İbranice, Portekizce, Türkçe.. ve dahasında da terim bu anlama gelir.

OED de baktığımızda şu açıklama veriliyor;


  • 1 (US also cesarean) of or effected by caesarean section:a caesarean delivery2 (Caesarean) of or connected with Julius Caesar or the Caesars:the Caesarean faction in the civil wars after 44 bc
OED da kelimenin Julius Caesar ile ya da Caesarlar ile bağlantılı olduğunu söylüyor. 

Etymonline da kelimenin 1610'larda kullanılan caesarian section teriminin kısaltılmış hali olduğu yazıyor, bu hal 1923'ten beri kullanımdaymış (sözlüğün yalancısıyım).