shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2013 Cumartesi

Soytarı

King Lear, kızları tarafından ihanete uğradığında bir tek soytarısının eşliğini istemiş, bir tek onun dediklerine alınmadan, tefekkür ederek kararlarını vermişti. Krallar soytarılarını neden öldürtmezler?

Onlar ki, bir krala "söylenilmemesi" ya da "yapılmaması" gereken davranışları sürekli tekrarlarlar. Etrafın dediğine aldırmadan davranır, görgü kuralı, mantık kuralları gibi "ayrıntılara" takılmazlardı. Lear'in soytarısı bir nevi kralın vicdanının sesiydi ve doğruları sadece doğruları haykırırdı. Jan Kott onun için şöyle demişti: "Soytarı hiçbir ideolojiye izin vermez. Onun için tek bir gerçek vardır kötüye verilmiş ceza ve iyiye verilmiş olan ödül." Bu kadar basitti cidden her şey, her şey ortadaydı... Bir tek soytarının çıkarları yoktu, belki de bu denli dürüst bu denli doğrucu olmasının sebebiydi bu.   

IV. Henry'den Falstaff'ı hatırlayın; o da bir soytarı (fool) değil miydi? Prens Henry'e babası Kral IV.Henry'nın gerçekte yaptıklarını dolandırmadan, yüzüne söylemedi mi? Savaşın aptalca bir şey olduğunu, insanlara sadece "onur" denilen yenilmez içilmez bir şey sağladığını; insanları baskı altında tutmak için üretilmiş şeylerin tümünün aptalca olduğunu, var olan görgü/ahlak kurallarının saçmalıktan ibaret olduğunu hem de gelecekte Kral olacak prense söyleyen yine Falstaff değil miydi? Evet, izlerken hem ona hem de onunla birlikte çok gülersin fakat senin içine varolan şeylere karşı şüpheyi sokan yine o olur.

Hamlet'teki mezar kazıcılarını hatırlayın bir de: Seyirciye olayları bütün çıplaklığı ile vermiyor muydu, dinleyende şüphe uyandırmıyorlar mıydı?

Soytarının görevi, belki de Shakespeare'ın soytarılarının görevi, bu şüpheyi seyircisine haliyle halka vermekti. Öyle ki Shakespeare sadece komedi unsuru olarak görmedi soytarıyı onu trajedilerinin de neredeyse baş kahramını yaptı. Hayatın her alanında olmaları gerektiğini düşündüğünden belki de. Peki ya günümüz siyasetçilerinin soytarılarına ne oldu? Onların soytarıları birer dalkavuk / yalaka / yandaş oldu, yanlarında doğruyu söyleyebilecek tek bir insan kalmadı. Krallar bile kendilerine "frenleme sistemi" bulmuşken, demokrasi sistemi içindeki vekiller kendilerini kral / diktatör / tanrı yapıp keyfini sürdüler. Soytarılık görevi ise şimdi "çapulcu" diye anılan grubun omuzları üstüne kaldı. 

Artık, onları soytarısı olmadığı için suçlayamayız, ama kendimizi onun soytarısı olmadığımız için suçlayabiliriz. 

23 Mart 2013 Cumartesi

The Hollow Crown (BBC Two)

Shakespeare'in İkinci Tetralojisini oluşturan Richard II, Henry IV, Part 1- Part 2, Henry V dörtlüsü kısaca Henriad diye geçer. BBC Two kanalı bu dörtlüyü TV'ye uyarlamaya karar vermiş ve 30 Ekim 2012'de yayınlanmaya başlamış. İşin güzel yanı sadece Henry IV part 1-2 oyununu değil de tetralojideki tüm oyunları uyarlamış olmaları, zira oyunların her biri birbiriyle yakın bir ilişki içerisinde ve İngiltere tarihinin boşluklarını doldurmaktadır. 2012 Kültür Olimpiyatlarında gösterilmek üzere hazırlanmış bu seri, İngiltere'nin tarihini kutlamak ve hatırlatmak amacıyla yapılmış. Sam Mendes'in yapımcı kadrosunda bulunduğu yapım, oldukça ses getirmiş. Serinin adı ise The Hollow Crown konulmuş; yanlış hatırlamıyorsam Richard II, kendisi bunu söylüyor. 





1.bölüm; Richard II, Richard'i Ben Whiskaw canlandırıyor, Bolingbroke'u Rory Kinnear, John of Gaunt'u Sir Patrick Stewart, York Dükü'nü ise David Suchet canlandırıyor Rupert Goold ise ilk bölümün yönetmen koltuğunda.

2.bölüm; Henry IV - Part 1, Jeremy Irons'ı Kral Henry olarak görüyoruz, Prens Hal Tom Hiddleston tarafından canlandırılıyor, Simno Russell Beale Falstaff, Northumberland'ı Alun Armstrong, Hotspur'u ise Joe Armstrong canlandırırken bölümü Richard Eyre çekmiş.

3.bölüm; Henry IV - Part 2, yeniden aynı oyuncular ve yönetmen ile 

4.bölüm; Henry V, Şimdi Kral Henry olarak karşımıza çıkan önceki Prens Hal'ı yine Tom Hiddleston, Burgundy Dükü'nü Richard Griffiths, Alice olarak Geraldine Chaplin, Fransa Kralı olarak Lambert Wilson oynarken Thea Sharrock serinin son bölümümün yönetmenliği yapmıştır.



Uyarlamanın güzelliği sadece HD görüntü olmasında değil tabii, oyuncuların ve yönetmenlerin katkılarından bahsetmek gerek. Metinlere sadık kalınması ve "modernleştir"ilmemesi benim hoşuma giden diğer bir özelliği.

Yazıyı sadece bu seriden haberi olmayanların için yazıyorum, oyunların tek tek analizini başka bir zaman yazarım. 



P.S.: Torrent'de serinin her bir bölümünün linki var ve Divxplanet'de de altyazıları o yüzden üşengeçlik etmeyin ve siteleri açıp indirmeye başlayın. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Ophelia'nın "nothing"i

Eagleton'un William Shakespeare kitabının "Nothing" bölümünü okurken, verdiği bir örnekle karşılaştım. Bu örneğe göre Shakespeare, nothing (hiçbir şey) kelimesini kullanırken her zaman hiçbir şey demek istemiyormuş. Çünkü 16.yy argo İngilizce'sinde nothing kadın cinsel organı anlamına da geliyormuş. Konuyla ilgili karşılaştığım hemen her metinde verilen temel örnekle başlayalım, bu Hamlet'in hazırladığı meşhur Mousetrap sahnesinde geçer; (II.2)

Hamlet: Lady, shall I lie in your lap?
Ophelia: No, my lord.
Hamlet: I mean, my head upon your lap?
Ophelia: Ay, my lord.
Hamlet:  Do you think I meant country matters?
Ophelia: I think nothing, my lord.
Hamlet: That's a fair thought to lie between maids's legs.
Ophelia: What is, my lord?
Hamlet: Nothing. 
                                         ------
Hamlet: Sayın bayan, kucağınızda yatabilir miyim?
Ophelia: Hayır efendimiz.
Hamlet: Başımı şöyle koyabilir miyim demek istedim.
Ophelia: Buyurunuz efendimiz.
Hamlet: Kaba şeyler mi düşündüm sandınız?
Ophelia: Hiçbir şey sanmadım efendimiz.
Hamlet: Bir bakirenin dizleri arasına yatırılabilecek güzel bir düşünce bu.
Ophelia: Neymiş o efendimiz.
Hamlet: Hiçbir şey.
(Sabahattin Eyüboğlu çevirisi)
                                          ------ 
Hamlet: Bayan, kucağınıza uzanabilir miyim?
Ophelia: Hayır Lord'um.
Hamlet: Yani başımı koyabilir miyim demek istedim.
Ophelia: Olur Lord'um.
Hamlet: Aşna fişne sandınız değil mi, köylüler gibi yani? Ha, ne sandınız?
Ophelia: Hiç Lord'um.
Hamlet: Bu güzel işte; bir "hiç" demek ki kadınların bacakları arasında yatan; sıfır yani!
Ophelia: Ne sıfır Lord'um?
Hamlet: Hiç.
(Bülent Bozkurt çevirisi)





Lee Edwards, "Hamlet'in hikayesini Ophelia olmadan düşünebilirdik ama Ophelia'nın hikayesi Hamlet olmasa olmazdı bile" der. Bu aynı zamanda Ophelia'nın, ve Hamlet'in ondan bahsederken "kadın" demesi ve Ophelia'nın durumunu genellemesi nedeniyle kadınların, eksik birer birey olduklarını dile getirir. Hatta kullandığı "nothing" kelimesi de buna bir işarettir.  
  
Yukarıdaki diyalogda Hamlet, Ophelia'nın kullandığı "nothing" (no-thing) kelimesini alıp kendi kafasında şekillendirip, kadınların cinsel organına getirir. Bu Ophelia'ya yaptığı cinsel içerikli kötü bir şakadır, hele de Ophelia'nın babasının hemen yanında oturduğunu farz ederseniz. Öncesinde dediğim gibi 16.yy İngilizcesi'nde varolan bir anlamdır bu tabii ki yeni değil, öncesinde de sonrasında da kadınların cinsel organlarının "görünemez" olduğu için "hiçbir şey" olduğu kanısı vardı. Bu kanı Freud'da da beden bulmuştu ve cinsellik konusunda kadın cinsel organından bahsederken onun "invisible" (görünmez) olduğunu dile getirmiştir.  

Hamlet'in şakası sadece "nothing" ile bitmez, onun öncesinde söylediği "country matters" da argoda sevişmek anlamı taşımaktadır. Hamlet'i oynayan oyuncunun "country" kelimesinin ilk hecesini bastırarak okuduğunu düşünün "cunt" (vajina) yine bir kelime oyunu yaratılabilir. Hamlet'in ve dolayısıyla Shakespeare'in ne denli cinsel şakalar yapabilecek olduğunu da görüyoruz. Gerçi ilk defa karşılaştığım bir şey değil, Shakespeare cinsellik üstüne şaka yapmayı seven bir adam. 

Hamlet'in Ophelia'ya bu denli zalimce davranmasının sebebi olarak aralarında geçen konuşmanın babası ve amcası tarafından dinlendiğini bildiği halde bunu Hamlet'ten gizlemesi üzerine Hamlet'in meşhur konuşmalarından biri olan "Get thou a nunnery" dizelerini söylemesi olur. Ama bu Hamlet'in ondan bu denli nefret etmesine yetermi? Tabi oyunu bilenler Hamlet'in yüksek ihtimalle Oedipus kompleksi olduğunu da bilirler. Freud, Lacan ve hatta birçok başka psikanaliz uzmanları oyunu bu yönde okumuşlardır. Hamlet'in Ophelia'ya ve oradan hareketle kadınların geneline duyduğu nefret annesi Gertrude'un yaptığı aşağılık şeydir. Yani kocasının ölümüne dahil olup sevgilisi aynı zamanda kocasının kardeşi ile evlenmek. Bu Hamlet'i kahreder. Bazı psikanaliz okumalarında Hamlet'in intikam almak için bu kadar düşünmesinin sebebi, aslında kendisinin de annesiyle birlikte olmak istemesi fakat amcası önce davrandığı için bu şansı kaybetmesi, ve kendisi böyle bir şeyi yapmayı planlarken başka biri bunu yaptı diye onu nasıl öldüreceğini kestirememesi olarak verilir. 


Pieta


Shakespeare'in yaptığı bu kelime oyununu başka türlü yorumlayanlar da var. Bu sahnede Hamlet başını Ophelia'nın kucağına koyar, tıpkı Pieta'da İsa'nın başını Meryem'in kucağını koyduğu gibi. Hamlet ve Ophelia'nın bu sahne öncesinde buluştuklarında Hamlet'in onun manastıra gitmesi gerektiğini söylediğini hatırlayın, ve onun evlilik hayatından korunması gerektiğini ve bekaretine sahip çıkması gerektiğini. Bu yorumu yapanlar biraz daha zorlayıp şöyle de diyorlar; "counrty matters" dahaki "matter" Latince "mater" için cinas yaratır. Yani Hamlet aslında terbiyesiz içerikli bir espri yapmaya çalışmıyor sadece Ophelia'yı annesiymiş gibi görüp kucağına yatıyordu (!)


Görülebileceği gibi bu diyalogdan daha birçok şey çıkarılabilir. 

NOT: Fark etmişsinizdir, Eyüboğlu'nun çevirisi yukarıda bahsettiğimiz onca şeyden hiçbirini sağlamıyor. Bozkurt'un çevirisi anlamı daha iyi verdiği için tercih edilesidir. 


21 Ekim 2012 Pazar

Shakespearece küfretmek

Küfretmek istiyorsunuz ama sürekli kullandığınız, klasik, kelimelerden sıkıldınız mı? Yarıtıcı olun ve Elizabeth çağına bakın: 

29 Eylül 2012 Cumartesi

"Olmak ya da olmamak" mı?

Shakepeare'in tiyatro oyunlarını sahnelensin diye yazdığını biliyoruz; bunların basılmış halleri ise genellikle yazarın ölümünden sonra gerçekleşiyor. Ama bazı oyunların baskıları yapılmıştır.  Hamlet'i örnek alalım, hem en meşhur örneklerden biri bu olduğu için hem de hocam yeni bahsetmişken paylaşmak istememden dolayı. Aşağıda da göreceğiniz gibi Hamlet'in meşhur solosu "Olmak ya da olmamak" yer alıyor. İlki, bad quarto (kötü quarto), en güvenilmeyen şekilde oyuncuların ya da oyunda görev almış kişilerin hatırında kalan kısımlardan oluşturulmuş bir metin. İkincisi, good quarto (iyi quarto), görüldüğü gibi bir yıl sonra basılmış nispeten daha iyi olan metindir ve yazarın oyunu hazırlarken kullandığı yazıya dayanır. Sonuncusu ise en güvenilen ve neredeyse çevirilerin tamamında esas alınan metin olan İlk Folio'dur (şurada biraz bahsetmiştim). 


Metinler arasındaki farkı buyurun kendiniz gözlemleyin: 



27 Haziran 2012 Çarşamba

Cicero ve Shakespeare'den ortak bir soru

İyi bir adam, soğuktan donmamak için, kötü karakterli vahşi bir tiran olan Phalaris’in kıyafetini çalamaz mı?
Cicero, De Officiis adlı eserinin 3.29'unda bu soruyu soruyor. Benzer bir soru daha önce üstünde çalıştığımız Shakespeare'in Measure for Measure adlı oyununda vardı. Shakespeare'in karakterleri iyilik ve kötülük kavramları üstünde duruyorlar ve bunların aslında şartlar doğrultusunda doğru ya da yanlış oldukları üstünde duruyordu. Şöyle ki; karakterlerden birisi olan Duke, halkı yönetirken yanlışlar yapan Angelo'yu cezalandırmak için ahlaksızca şeyler yapar, bir sürü oyun çevirir. Duke'un sorduğu soru şudur: 
Eğer sonucu iyi olacaksa yapılan kötülüğün ne önemi var.
Buna en güzel ve anlaşılır örnek olarak Hitler örneği verilebilir: Cinayet kötü ve ahlak dışı bir olaydır, ama peki, bu cinayet ile birçok diğer cinayetleri engelleyebileceksek ilk yapılacak olan cinayeti iyi bir davranış olarak görebilir miyiz? Cicero yukarıdaki soru için söyle devam ediyor sözüne:
Bunlar karar verilmesi ziyadesiyle kolay olan durumlardır. [30] Zira birisini kendi yararın için, onun işine yaramayan bir şeyden mahrum etsen bile insanca davranmamış, doğanın yasasına aykırı hareket etmiş olursun. Buna karşın devlete ve insanların oluşturduğu birliğe büyük bir katkı yaptığını düşün, böyle bir durumda hayatta kalabilmek için, yukarıdaki gibi davranabilirsin, bu nedenle başkasından bir şey alırsan, bunda ayıplanası bir şey yoktur. Ancak böyle bir durum söz konusu değilse, her birey başkasını haklarından mahrum etmektense kendi uygunsuz durumuna katlanmalıdır. [1]
Cicero'ya bakılırsa verdiğim Hitler örneğinde, Hitler'in öldürülmesi devlet için yahut "insanların oluşturduğu birliğe büyük bir katkı yaptığı" için ayıplanası ya da ahlaksız bir iş değildir dolayısıyla doğrudur. Shakespeare de Cicero'nun vardığı bu sonuca varır oyunda ve sonucunda gelecek olan bu iyilik için bazı kötü davranışları, ki bunlar bir çeşit fedalar olur, yapılması gereken davranışlar olarak gösterir. Nitekim, Measure for Measure, her ne kadar bir problem play desek de, bir komedidir ve sonunun iyi bitmesi gerekir.      


10 Mayıs 2012 Perşembe

Herkes için Julius Caesar

Caesar


Shakespeare yazın hayatı boyunca Romalılarla ilgili olarak sadece beş eser vermiştir; Titus Andronicus, Julius Caesar, Anthony and Cleopatra, Coriolanus, "The Rape of Lucree" (şiir). Biz şimdi Caesar'ın üstünde duracağız. 

1599 da Shakespeare ve arkadaşlarının kurduğu the Globe Theatre'in (Globe Tiyatrosu) açılışını yapan Julius Caesar herkesin ağzına pelesenk olan, literatürde büyük önemi olan "Sen de mi Brutus?" sözü ile modern insanın aklında yer etmiştir. Öncesinde de dediğimiz gibi bu dizeyi Shakespeare'i bilen bilmeyen herkes bilir. Şimdi gelelim oyun bize ne anlatmak istiyor:

Bilindiği gibi Shakespeare oyunlarının konularını başka yerlerden alır; Caesar için (ve diğer Romalı oyunları için de) Plutarch'in Lives of the Noble Grecians and Romans (Asil Yunan ve Romalıların Yaşamları) kitabından alır. Plutarch bir cumhuriyetçi olduğu için kitapta Caesar'a karşı bir tutum sergilemektedir. Shakespeare ise bunu müphem bir havada alıntılar. Diğer tüm Shakespeare karakterleri gibi Caesar da ne tam beyaz ne de tam siyah olarak anlatılır. 

Oyun, Roma Senato'sunun Pompey the Great'i (Muhteşem Pompeius) sole consul (tek konsül) yaptığını öğrenen Galya muzafferi, ikili konsül döneminin diğer konsülü Caesar'in, Pompeius ile olan İç Savaş'ından da muzaffer çıkışından Roma kentine dönüşüne perde açar. Kader ne hoşluk etmiştir ki döndükleri gün Roma'da Lupercal festivali (bir çeşit bereket festivali) vardır ve şehir hem bunun için hem de Caesar'ın şanlı dönüşü için süslenmektedir. Oyunun en başında gördüğümüz iki Tribunes'un [1] konuşması ile halk arasında Caesar'a karşı olanlar da vardır. (Tarihi bir gerçektir ki Julius Caesar halk tarafından çok sevilmiş ve sayılmış bir adamdır, belki de ilk imparator olacakken öldürülmesi onu seven halk için bir talihsizlik diye adlandırılabilir miydi?)

Caesar kendini bir yarı-tanrı (belki de bir tanrı) olarak göstermeyi seven bir adam. Shakespeare de ustaca bunu bir cümle ile göstermiştir; aslında sadece ölümlü bir insandır Caesar da.

Oyunun orta sahnesinde öldüğü için Caesar için oyunun kahramanı demek pek doğru olmayabilir, ama eponymous hero (oyuna adını veren kahraman) odur. Caesar yerine bu görevi Brutus rahatlıkla devralabilir (hatta Cassius'u da ekleyebiliriz). Brutus ve Caesar çok yakın iki dosttur; lakin birisi tüm nesli boyunca tiranlarla savaşmış ve Cumhuriyeti Roma'ya getirmiştir, bir diğeri ise İmparator olma isteğiyle yanmaktadır. Bu tüm oyun boyunca Brutus'un yaşadığı büyük bir dilemma halini alır; can dostunu öldürmeli midir yoksa cumhuriyetin elden gitmesine izin mi vermelidir. Hepimizin bildiği gibi Brutus, Cassius'un da sinsi planları ile, Caesar'i öldürür. Bir rivayete göre öldürürken de şu sözleri söyler; sic semper tyrannis (tiranlara hep böyle olur).

Roma'da var olan sınıf farklılıklarını Shakespeare oyunda da göstermiştir, hatta Patrician (aristokrat) sınıfına dahil olan Casca halkın ne denli pis koktuklarından, dönek olduklarından, eğitimsizliklerinden vs. bahseder. Oyun içinde çok da güzel bir sahne vardır, bu halkın akıl almaz hareketlerini göstermek için; Caesar'ın ölümünden sonra Anthony'nın yaptığı konuşmadan etkilenenler çılgınlar gibi etrafta dolanmakta ve suikasta kim dahil olduysa öldürmek istemektedirler, bazı isimler kulaktan kulağa dolanmaktadır, oralardan geçen zavallı şair Cinna, isim benzerliği yüzünden suikaste katılan Cinna zannedilir, daha sonrasında kendisinin şair olduğunu söylediğinde ise onu "kötü dizeleri için" öldürürler. Bu kalabalığın akıl sağlığı hiç de yerinde değil görüldüğü üzere.


  • Karakterler
-Caesar; Askeri bir deha lakin en yakınları tarafından öldürülüyor; Shakespeare oldukça güzel çizmiştir Caesar'ın portresini, her cümlesinde başka manalar vardır.

-Brutus; İdealist bir adam, öyle ki bu onu kör bile ediyor, Caesar'ı öldürdükten sonra onun kanına bulanmamın cumhuriyet için bir kurban olduğunu düşünüyor; bir entelektüel; bir aksiyon adamından ziyade tefekkür adamı; bu anlamda Hamlet'in bir prototipi ve felsefi bir kahraman. 

-Cassius; Daha çok kendi şahsi çıkarları için Caesar'ın suikastine  Brutus'u de katmıştır. Hırslı ve kurnaz bir adamdır. Shakespeare'in genel olarak oyunlarında kurguladığı appearance vs. reality (görünüş vs. gerçek) temasının ayaklı temsilidir. Akıllı bir adamdır, Antony gibi bir aksiyon adamıdır. Ama ne yazık ki Brutus'un verdiği yanlış askeri/siyasi kararlar yüzünden sonu gelmiştir.   

-Anthony; Tam bir aksiyon adamıdır, Caesar'ın ölümünden sonra yaptığı konuşma unutulmazdır, müthiş tamlamalar ve benzetmelerle halkı kendi tarafına çekmiş ve Roma'da bir iç savaş çıkartmıştır, iyi bir retoriktir bu konuşmasında da görülür. Aynı zamanda iyi bir asker ve Caesar için iyi bir dosttur. Cassius ve Brutus'ün yaptıkları en büyük hatalardan biri onu hayatta bırakmak oldu, çünkü o geri dönüp (bir yerde) ikisinin de ölümüne sebep oldu.  

  • Brutus ve Cassius'un Anlaşmazlıkları
Brutus
 İkilinin arasında üç büyük anlaşmazlık olmuştur ve ne yazık ki her seferinde      Cassius'un haklı olmasına rağmen Brutus'un kararlarını uygulamışlardır ve bunlar   sonucunda bu duruma düşmüşlerdir; ilki Anthony'nin yaşaması üzerine olan  anlaşmazlıktır, Brutus eğer Anthony de öldürürlürse bunun çok kanlı bir eylem  olacağını söylemiştir, Cassius ise eğer öldürmezlerse Anthony'nin peşlerine  düşeceğini söylemiştir; Brutus'un kararı uygulanmıştır, Anthony peşlerine  düşmüştür.

 İkinci anlaşmazlık Caesar'ın ölümü sonrası Anthony'nin halka konuşma yapıp y apmaması üstüne olmuştur. Cassius yine akıllıca bir şey demiştir, halkın tam bir  dönek olduğunu ve onun sözlerine inanabileceklerini, ama Brutus ilk başta  kendisinin konuşacağını ve halkı yanına çekeceğini söylemiştir. İlk başta  hakikaten öyle de olur, halk Brutus'u çok sever ve onun yanında durur, ama  konuşması bitince kürsüden inen Brutus meydanı Anthony'e bırakarak büyük bir aptallık eder ve Anthony halkı yanına çeker ve iç savaş başlatır.

Son anlaşmazlık ise  Phillipi'ye gidip Anthony'nin ordusu ile savaşma konusunda olmuştur. Cassius yine haklı olarak oldukları yerde hazırlık yaparak Anthony'yi beklerlerse ordunun da çok yorulmayacağını ve savaşı kazanabileceklerini söyler, ama yaşadıkları sürgün hayatı ve vicdan azabından muzdarip olan Brutus Phillipi'ye gidip Anthony'yi hazırlıksız yakalamanın daha iyi olacağını söyler; giderler ama mağlup olurlar ve neticesinde kendilerini öldürürler. 

  
  • Betimlemeler (imageries)

En göze çarpan betimlemeler Brutus üstüne Cassius ve Casca'nın yaptığı  alchemical imagery (simya);
asıl ve onurlu Brutus'u altına benzetiyorlar ve kendi kurnazlıkları ile onu altından adi metale çevirmeye çalışıyorlar. Bu durumda şunu sorabilirsiniz; peki çevirebiliyorlar mı? Teknik olarak bu pek mümkün bir şey değil, çünkü altın dönüştürülebilen bir metal değildir dolayısıyla ne tarz bir işleme girerse girsin değişim göstermez. Ama diğer yandan denilebilir ki Brutus oyun boyunca büyük bir değişim gösterdi, Caesar'i öldürdü ve yaşadığı vicdan azabı ile de intihar etti.

  • Anakronizmler; 

Bu oyunda Shakespeare'in yaptığı en ünlü tarih yanılgıları var: ilki Perde I, Sahne I de Cassius Brutus'ten Casca'nin gömleğinin kolundan çekerek durdurmasını ister. Oyun Roma'da geçtiği için ve tüm karakterler Toga adı verilen kolsuz giysileri giydikleri için bu bir anakronizmdir.

İkincisi; (en ünlü olanı) Perde II, Sahne I de Brutus ve arkadaşlarını konuşması arasında bir saat vuruşu duyulur; daha saatin icat edilmediği bir dönemde saatin vuruşunun duyulması da bir anakronizmdir.

Sonuncusu ise; (bence oldukça komik bir hatadır) Perde IV, Sahne III de Brutus cebinden bir "cep kitabı" çıkartıp okumak ister, sonra masasına gelip okumakta olduğu kitabın "sayfasının" değiştirildiğini söyler. Tabii ki Brutus yaşarken parşömen adı verilen kağıtlara rulo şeklinde yazılırdı şimdi kitap dediğimiz parşömenler, ve matbaa da yoktu ki bir cep kitabı yapıversinler.