melike cakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melike cakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2014 Cumartesi

Dream

Bir paper için dream kelimesinin etimolojisine bakarken OED sayesinde gördüm ki kelimenin gelişimi pek de bizim bildiğimiz gibi değil. Buraya bulduğum kısa etimolojiyi ekleyip paperimin başına geri dönmeliyim.

Kelime, Esli İngilizce'deki (Old English) drêam kelimesinden geliyor. Bu ise, ilk anlamı ile "mutluluk, neşe", ikinci anlamıyla ise "müzik, müzik aleti" anlamlarında kullanılıyor. Eski İngilizcede bizim şimdi dream (rüya) denilince akla gelen ilk anlamı olan "insanın uykuda gördüğü / düşündüğü şeyler" anlamına gelen kelimeleri mæting ve swefn. Peki, nasıl oldu da görünürde bile benzemeyen bu kelimeler aynı manayı taşır hale geldi. OED'nın teorisine göre Eski İngilizce'de rüya anlamına gelen drêam kelimesine dönük kanıtlar olmaması ilginç, ama Orta İngilizce'deki (Middle English) drêm kelimesinin başka bir kaynaktan değil de drêam kelimesinden geldiği kesin. 

Dream kelimesi 13.yüzyılın ortalarından beri rüya anlamında kullanılıyor. Atfedilen diğer bir manası ise ""bir ideal ya da amaç--milli amaç". Bu mana ise genellikle "the American Dream" (Amerikan Rüyası) ile örnekleniyor. 

Şöyle bir önerme olabilir belki; rüyalar genel olarak iyi şeyler olarak anılırlar, insanlar rüyalara çok büyük atıflarda bulunurlar ve onda gördüklerini hep iyiye yorarlar. Bu sadece bizim topluma has bir durum değil, insanın doğasının bir parçası sanırım. Böylelikle, rüyanın "neşe" getiren, "mutlu" eden durumundan, kelime, bu manayı almış olabilir. Latince somnium rüya demektir, İngilizcedeki çoğu kelime köken olarak Latince'ye dayanıyor, fakat görüldüğü gibi fiziksel bir benzerlik içinde değiller dream ile. O halde, sadece mana üzerinden gidilebilir belki, ama bundan da çok emin olamadım. Neticede böyle bir sonuca varabilecek kadar büyük bir araştırmam olmadı, bu yazıyı sadece karşıma bu ilginç manası çıktığı için yazdım. Ama başka bir bilgi ile karşılaşırsam, kelimenin etimolojisiyle ilgili, onu da buraya iliştiririm tabii. Zira benim ilgimi çekti, fakat şu an için vakit yok. 

Haydi paper başına şimdi. 



*     

29 Aralık 2013 Pazar

Saramago: "As citizens...."

Saramago'nun bir röportajından almıştım. Vatandaş olmanın ne demek olduğunu usul usul anlatıyor: 



*

13 Kasım 2013 Çarşamba

"Hamlet'te Sözü Geçen Özel Adlar"

Olur da birinin ihtiyacını görür diye, şunları ekleyeyim dedim.
Kaynak: Shakespeare, William. Hamlet. çev. Sabahattain Eyüboğlu. sf. 177-179. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2010. Baskı.   








*

3 Kasım 2013 Pazar

Dalkavuk ve Soytarı (İlhan Selçuk)

Aşağıdaki yazı İlhan Selçuk'un 1991 yılında Çağdaş Yayınlarından çıkan denemelerinden oluşan Düşünüyorum Öyleyse Vurun adlı kitabından alınmıştır. Sayfa 7-9 arasında bulunan bu denemeye dikkat çekmenin önemli olduğunu düşünüyorum (Şurada da bir şeyler yazmıştım.). Bu iki tarihî kavram edebiyatta da sosyal yaşamda da iki toplumun nasıl şekillendiğini görmek açısından yardımıcı olabilir.  
Bu ara "soytarı" üzerine çalışıyorum, tekrar karşıma çıkınca bu denemeyi buraya aktarayım dedim. 




Dalkavuk ve Soytarı


Dalkavuk Doğu'nun ürünüdür, soytarı Batı'nın...
Her ikisi de eski çağlardan beri kurumsallaşmıştır.


*


Kralın soytarısı sarayda özel yeri olan bir kişiliktir, tahtın yamacına konmuştur, protokolün hem içindedir hem dışında...
Bir bakarsın ki soylu törenlerin en görkemli dakikasında soytarı yerde yatıp yuvarlanmaya başlamış, prenslerin, düklerin, baronların, kontların, nazırların, rektörlerin, kardinallerin kırımız bayram balonu gibi şişirilmiş ciddiyetlerini sivri yergileriyle delerek ortalığı birbirine katmış, öfkeleri, kahkahaları, fısıltıları, kaygıları soytarılığın sarmalına dolayıp saray halısı gibi salona yayıvermiş.
Soytarı "evet efendinci" değildir.
Kimi zaman efendisini bile mizahın gergefinde iğneleme yetkilerini benliğinde duyabilir. Batı dünyasının hoşgörü kuyusundan çıkrıkla çekebildiği kadarınca yergilerini bağlı bulunduğu egemenin yüzüne karşı söyleyebilir. 
Böyle durumlarda kralın suratı asılır bir an, ama aldırmaz görünür.
- Canım bir soytarının söylediğinin soytarılıktan gayrı ne anlamı olabilir ki?..
Soytarı, zanaatının koşullarında, kişilere ve olaylara yönelik yergileri gülmeceye dönüştürüp taşı gediğine koymasını bilen kişidir. 
Egemenlik güçlü halktan değil Tanrı'dan kaynaklanan kralların saraylarında cins köpekleri gibi cins soytarıların bulunduğu tarihler yazarlar. Öyle bir av köpeğidir ki soytarı, kralın çevresindeki soyluları kokularından tanıyıp gülünç yanlarını ortaya çıkarır, alayla karışık, şakayla barışık bir biçimde vurgular. 


*


Dalkavuk Doğu'ya özgüdür.
Ne iğnesi vardır dalkavuğun ne yergisi ne de eleştirisi... Dalkavuğun görevi ya "evet efendim" ya da "sepet efendim"le bağlanır. 
Osmanlı tarihinde bol bol dalkavukluk vardır da, soytarılığa ilişkin kurumsallık oluşmamıştır. Çünkü soytarılık Batı tarihinin hoşgörü geleneğiyle bağdaşır, dalkavukluk Doğu tarihinin küt kafalı egemenlerine yaraşır. 


*


Soytarı balonları iğneler.
Dalkavuk balonları şişirir.
Ne olursa olsun, ister ki bir yüksek makamda otursun, ister bir yargı kurumunda bulunsun, ister bilim adamı kılığına bürünsün, ister kalem erbabından sayılsın dalkavuğun soytarıdan besbeter olduğunu tarihler yazarlar.
Çünkü soytarının zaman zaman efendisini uyardığı görülmüştür de dalkavuğun şişirdiği balonlara tutunarak yükselmek kimseye nasıp olmamıştır.
Hey gidi dalkavuk...
Sana soytarı bile denemez, çünkü soytarılık senin için rütbe sayılır. Sen dalkavukluk için belini kırıp ikiye katlanırken, senin görüntüne bile katlanmak ne büyük acı....











22 Ekim 2013 Salı

Tumblr soruları

Merhaba,

Blogspot'a yazmaya başlamadan çok zaman önce Tumblr hesabıma yazardım. Sonra biraz daha "ciddi" olalım diye Blogspot hesabı açtım. Fakat bu sefer de orası ile burası arasında mekik dokumaya başladım. Yetemiyorum tabii, ağırlık Blogspot üzerinde kaldı. Şimdi arayı kapatayım, ikisini de güncel tutayım diye oraya sorulan soruların caps'larını buraya koyacağım. 






14 Ekim 2013 Pazartesi

Hamlet @ Moda Sahnesi

Bu akşam Moda Sahnesi'nin sahneye koyduğu Hamlet'i izledik. Oyunun künyesi:




Bu yazı spoiler içerir.

Daha önce Hamlet'in sadece film adaptasyonlarını izlemiştim; bu, sahnede izlediğim ilk Hamlet. Ben tiyatrocu değilim, bu sebeple yapacağım eleştiriler çoğunlukla filolojik yönden olacaktır. 

Metnin çevirisi, Hamlet rolünün de sahibi Onur Ünsal ve çevirmen Emre Adıyaman tarafından yapılmış. Hangi metni asıl alıp çevirdikleri hakkında bir bilgim yok, künyede de belirtilmiyor, o yüzden çok bariz çeviri eleştirileri yapamam. Fakat oyunda takıldığım tek bir yer vardı. O da "vicdan" olması gereken kelimesinin senaryoya "bilinç" olarak alınmış olması. Bilinç ve vicdan aynı şeyi kapsamaz, birbirinin yerine de kullanılmaz. Hamlet "bilincini" ikna etmeye değil vicdanına söz geçirmeye çalışır. Müthiş replik "to be or not to be" bu oyunda "to be or not to be, -mek -mak mı yoksa -memak mı?" diye çevrilmiş ve oldukça iyiydi. Gramer olarak da olması gereken budur, Shakespeare'in söylemek istediği de bir şeyin -mek ya da -memak halidir, fiili oraya yerleştiren çevirmendir. Bu ayrıntı çok güzeldi. Claudius'un Hamlet'e "İngiltere gönderiliyorsun" dediğinde Hamlet'in verdiği tepki "Shakespeare, Globe Theatre Company, yehuu" idi. Güzel bir defamiliarization örneği. 

Böyle bir oyunun tekrar sahneye konması için elle tutulur bir neden olması beklenir, yüzyıllardır sahneliyor oluşu büyük bir yüktür yeni kadronun omuzlarında, nasıl bir adaptasyon yapacakları, neyi kullanıp neyi kullanmayacakları gibi sorular da çoktur. Zira Hamlet haylice uzun bir oyundur, bunun da yani sıra sadece bir plotu yoktur aynı zamanda bir sürü yardımcı-plotları (sub-plot) vardır ki işte sorun belki de burada başlar. Oyuna ne koyacağız? Kemal Aydoğan'ın yönetmenliğini yaptığı bu uyarlama için şöyle diyor:

William Shakespeare’in dünyada en çok oynanmış olan Hamlet adlı oyununu biz kendi sahneleme anlayışımıza göre yorumladık. Oyunda Onur Ünsal, Esra Kızıldoğan,Timur Acar, Murat Tüzün, Kübra Kip, Ulaş İnan Torun rol alıyor. Metnin klasik özelliklerine bağlanmadan Hamlet’te var olduğuna inandığımız iktidar ve iktidar mekanizmalarına karşı durabilen, kendisi de iktidar sınıfına mensup olmasına karşın o çarkı bozmaya yönelik bir tavır içindeki bir insanın bu kıskaçta verdiği mücadeleyi ele almaya çalıştık. Hamlet’in iktidar karşısında kullandığı dil, üslup aslında bugün içinde yaşadığımız ve yakın zamanda tanık olduğumuz direnişin diline de benziyor. Bu anlamda Hamlet’in beş asır önceden bugünün dünyasına ve bugüne bir sözü olduğu gerçeğini biz aslında yeniden yorumlayarak sahneye taşıyoruz. Bu arada biz oyunu yeniden çevirdik ama uzun bir bölümünü metinden çıkardık ancak oyunun genel temasını korumaya çalıştık. 

Hamlet'in "genel teması" onun içinde kaldığı ikilem, intikami alıp almayacağı, hayatı sorgulayışı gibi "felsefî" sorularıdır. Fakat yönetmenin dediği gibi, onu iktidara karşı olan bir karakter olarak da ele alabilirsiniz uyarlamalarda. Bence kağıt üzerinde güzel bir düşünce ama sahnede izlediğimiz şey bu değildi. İzlerken içinizden şöyle bir şey geçmiyor "Vay be çocuğa bak nasıl da karşı çıkıyor şu güce!" 
Oyunun uzun bir bölümünü çıkarttıkları doğru, fakat kalanları da çok iyi ayıkladıklarını düşünmüyorum:  Mesela oyunun açılışında kullanmaya karar verdikleri Prens Fortinbras karakterini oyunun sonunda ya da orta ya da başka bir bölümünde bir daha geçirmiyorlar. Ya kullanılmalı ya da hiç bahsedilmemeliydi. Gertrude'un zehiri içtiği sahne inandırıcı değildi, orada büyük bir "es" olduğunu düşünüyorum. Claudius içinde zehir olduğunu bildiği bir kupadan biricik aşkının şarabı içmesine izin vermiyor. Yatak odası sahnesinde Hamlet annesini herhangi bir şüpheye düşürmüyor, gördüğümüz şey çocuğunun deliliğinden korkan bir anne. Bu şekilde, "yarım" kalan şeyler vardı oyunda.

Mert Fırat ve Kemal Aydoğan'la yapılan bir başka röpartajda Mert Fırat şöyle bir laf ediyor, "Geçtiğimiz yıllarda o kadar çok çalıştık ki üzerine, artık Shakespeare'i çok yakından tanıyoruz. Yazarlığını ve neyi söylemek istediğini daha iyi biliyoruz. Ve bu yakınlık metin kısaltmalarına da yansıyor. Kısaltma yaparken metnin dramaturjisinden bir şey kaybetmeden bunu yapabilmesi çok önemli, ki Kemal (Aydoğan) Abi bu işte oldukça iyi." Kusura bakmasın yaptıkları işi fazla abartmış. Jan Kott ya da Stephen Greenblatt bile böyle kustahca laf etmez. Yukarıda bir iki örnek verdim, sonra "kısalttık" dedikleri yerler belki de oyunun bel kemiğini oluşturan şeylerdi, neredeyse tüm şüphe ortadan kalkıyor Gertrude kesin amcayla işbirliği yapmış, Kral Hamlet'i öldürmüş, Ophelia kesinlikle intihar etmiş, Hamlet ise artık amcasını öldürmekle öldürmemek/intikam alıp almamak gibi bir ikilem içinde değil. 

Shakespeare'in çağdaşımız olduğunu söylememizin bir sebebi var. O, buradaki röpartaj alıntılarında olduğu gibi bir başka yere, günümüz politikasına bile, oturtabileceğiniz plotlar yazan bir yazardı. Bu kadronun özgürlük alanını kısıtlamak istemiyorum, oyunu diledikleri şekilde değiştirme hakkına sahipler neticede bu "Aydoğan prodüksiyonu" ama oyunun tutarsızlaştığı yerler, yola çıkarken kafalarında olan düşünceler sahnede yoktu. 

Hamlet'i oynayan Onur Ünsal'da şöyle demiş: 
Bizi Gezi’ye çıkaran en büyük neden arzularımızla oynanıyor olmasıydı. Bunu Shakespeare, Hamlet ile 450 yıl önce söylüyor. Melankolik bir çocuk var. Babası ölmüş. Prens ve ülke ile sıkıntısı var. Kolejde okuyor. Şüphecilik ile ilgili mektuplar yazıyor. Ophelia’yı kaybedince bir arzusunu daha kaybediyor. O zaman delirmiş gibi yapıyor. Ne zaman ki bizim kıyafetimiz, içki içmemiz, ilişkimiz, kürtajımız ile ilgili konuşulmaya başlandı biz özgürlük arsızları o zaman çıktık, “Ne yapıyorsunuz?” dedik. Shakespeare’in Hamlet’e yaptırdığı şey arzularını yitirttirmek. Baba, anne ve sevgili... Üçü de iktidar eliyle gidiyor. Sonra, “Ben deliriyorum arkadaş” diyor. Biz çeviri yaparken patlak verdi Gezi Parkı olayları. Hamlet’in ürettiği ironi dili bir iktidarla mücadele etmenin tek dili. “Ayy resmen devrim” ya da “Çare Drogba” yazdığın zaman çözemiyorlar.
Ünsal da Aydoğan gibi kağıt üzerinde yakaladıkları güzel fikirden bahsediyor. 


Günlük kostümler ile sahnelenen oyun, bir yerde zamanın-mekanın önemini arka plana atıyor, bu iyidir. Sahne tasarımını oldukça beğendim; her oyuncu için birer açık tabut konulması zaten oyunun sonunda hepsi öleceği için çok mânidar olmuş. Sahnenin perdesiz olması da ilginçti, ara veriliyor fakat oyuncular tabutlara geri dönüyor, o karakterler sahnede olmaya devam ediyordu. Hamlet'de birçok sahne neredeyse eş zamanlı olur. Mesela Hamlet ve Horatio çatıda hayaleti kovalarken Claudius ve Gertrude'un "parti" yaptığını izleyici olarak biliriz. Burada da sahnenin önünde Hamlet ve Horatio varken, tabutlarında oturan diğer karakterler bir anda başka bir sahneyi oynamaya başlarlar ki bence çok güzel olmuş. Tabutların üzerinde karakterleri tanımlayan bazı sıfatlar vardı:
Ophelia: İtaat / Polonius: Menfaat / Hamlet: Ütopya / Claudius: İhtiras / Gertrude: Şehvet / Horatio: Felsefe / Laerties: Hırs. Bunlar bana ortaçağdaki morality oyunlarını hatırlattı. Zira orada soyut kavramlar karakter olarak sahnede olurdu. Bunu düşünerek mi yaptılar biliyorum, ama öyleyse Horatio'nun "felsefe" olmasını gerektirecek hiçbir şey yaşanmadı sahnede.


Oyunun en iyi performansları Polonius ve Hamlet idi, diğerleri oldukça sönük kalıyordu. Laertes'in ve Ophelia'nın varlığı ile yokluğu bir gibiydi neredeyse (sadece oyuncuyla alakalı değil, senaryo için de öyle). Onur Ünsal'ın performansı neredeyse tüm oyunu sırtlar şekildeydi, enerjisi yüksek bir oyunculuğu varmış, ilk defa Hamlet ile izlemek kısmet oldu, güzel de oldu. 

Oyunla ilgili daha çok şey yazabilirim ama burada duracağım, çalışmaya dönmeliyim. Aklıma yeni bir şeyler geldikçe buraya ekleyeceğim.  

10 Ekim 2013 Perşembe

(1) Essay: etimolojik izleri

Neredeyse her yayınevinin yalan yanlış bastığı, en ucra kitapçılarda bile bulunabilen bir kitap olan Montaigne'in Denemeler'indeki deneme yani essai yani essay bu yazının konusu olacak. 

Bilebildiğimiz kadarıyla ilk defa Montaigne tarafından kullanılan bu kelime Fransızca (essai) "deneme", "dava" anlamına gelir, İngilizceye de bu kökten geçer. OED'ye baktığınızda, sizi assay ismine yönlendirir; essai kelimesinin eski Fransızca halidir, Latince exagium "dengekelimesinden gelir; OED, Roma'da geniş bir şekilde "sınav, test, dava" anlamlarında kullanıldığını not eder. Bu as- öneki kullanımı Fransızcada da kendini es- önekine bırakıyor, İngilizceye de 16. yüzyıldan itibaren essay olarak varlık gösteriyor. 

Görülen kelimenin Latince kökeninden beri "deneme" anlamını koruduğudur. Türkçeye "deneme" olarak gelmesi, anlamın korunduğunun da bir göstergesi olabilir. Kullanımda bir nüans var, anlamda kayma olmaması için dikkat etmek iyi olur kanımca: "essay" kelimesini "deneme" anlam olarak karşılar, "article" kelimesini ise "makale" tam karşılar. Kullanım şekilleri de farklı olduğu için, birbirinin yerine kullanıldığında istenilen mana verilemeyebilir. Herhangi bir sözlük karıştırıldığında karşılaşılacak basit haliyle deneme kelimesinin tanımı şöyledir: bir yazarın belli bir konuya ilişkin kişisel duyu ve düşüncelerini anlattığı kurgu olmayan düz yazı metinleridir. 



Fransızcada ilk kez Montaigne deneme yazarken, İngilizcede ise ilk kez Francis Bacon yazmıştır. İlginçtir ki, bu özelliğiyle bile İngiliz filologların dikkati bir türlü üzerine çekememiştir. 


KKME

Bu yayın edebî bir yazı değil de onun en büyük eşlikçisi kaave üzerine bir yayın olacak. Geçen gün markette gördüm, Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin filtre kaavesi ve espressosunu, filtre kaavem bitti diye bunu aldım, sert çıkar diye umarak. Kaave benim için neredeyse vasata yakın. Çok "standart", herhangi bir aroması falan da yok, sert olduğu da söylenemez.

Belki de ben sert sevdiğim için böyledir, bilemiyorum, başkası denese hoşlanabilir. Balzac gibi günde 50 fincan kaave içmiyorum ama içtiğim kahvenin de tatmin edecek seviyede olmasını tercih ediyorum. Geçenlerde twitterda "hayat, kötü giyinmek için çok kısa" yazmıştı. Söylemi kaave ile değiştirerek diyorum ki: Hayat kötü kaave içmek için çok kısa. (vay be) 

Yine de şu anda evde başka kaave olmadığı, çıkıp almaya da vakit olmadığından bunu içiyorum. Yanına da Christopher Hill'in güzel kitabını koyuyorum ve okumaya devam ediyorum. Bir ara bu kitabı ve Dünya Altüst Oldu kitabı üzerine yazacağım buraya, İngiliz Devrimi ile ilgili ilginç gerçekler var. 

14 Eylül 2013 Cumartesi

"Clerk" sadece bir din adamı mı?

Hep bilinenin aksine içinde başka anlamlar taşıyan clerk, diğer birçok kelimeler gibi, Latinceden gelmektedir: clericus. İngilizceye önce Eski Fransızcadan (clerc), sonra da Eski İngilizceye cleric diye geçmiş, nihayetinde ise clerk de hayat bulmuştur. OED'e göre başlangıçta, "dinî düzendeki adam, din adamı" anlamını taşır. Orta çağdaki âlimler din adamları ile sınırlı olduğu için, tüm okuma yazma, el yazmalarının temize geçirilmesi işlerini (Umberto Eco, Gülün Adı'na göz atın, okuyun derim) hep "clerk"ler yapıyordu, dolayısıyla clerk kelimesi bir yerde âlim anlamını karşılıyordu. Yazı ile ilgili her şey (yani kısaca "her şey") onlardan soruluyor. Eski İngilizcede sözcük aynı zamanda "kralın kâtibi, hesap tutan" anlamlarına da geliyordu, zira seküler otoriteler tarafından sadece okuma-yazma melekeleri için işe alınırlardı. Orta İngilizcede "okuyan-yazan kimse" anlamına genişledi, bu ise 1500'lerde "işe yardımcı, asistan" anlamını aldı. 1790'dan sonra özellikle Amerikan İngilizcesinde clerkship yani kâtiplik, yazmanlık anlamında kullanılmaya başlanmıştır. 

Clerk, özünde yazıyı barındırdığı için aynı zamanda logos'u da barındırıyordu diye düşünmekteyim. Haliyle, düşünceyi, kelimeleri, mantığı, diyalogu da içine alıyordu. Bir rahibin bunları bilmesine şaşmamak lazım, onların amaçları yazıyı sökerek Tanrı'ya ("doğruya") yaklaşmak. Haliyle bu uğurda her türlü yoldan gidiyorlar. Orta çağda bir kilise rahibi olduğunuzu, el yazmalarını temize geçirme görevinin size verildiğini düşünün; önünüze Aristotélēs'in Ars Poetica'sının geldiğini düşünün; bunun gibi nice metnin, düşüncenin elinizden geçtiğini de hesaba katmanın yararı var, ister istemez üstünde fikir yürütmeye başlıyor insan. Orta çağ filozoflarının çoğu rahiptir aslen (şaşırdık mı).      





P.S. Şimdilerde tartışılan İlahiyat fakültesinden felsefe derslerinin kaldırılmasının ne denli abuk bir karar olduğu görülebiliyor mu 

29 Temmuz 2013 Pazartesi

"Söylemin özelleşmesi..."

"...yeni öğeler gitgide büyüyen, genişleyen kavram çerçeveleri ya da yaşantı yorumları biçimini aldıkça, yani düşünce dili, sanat dili gibi özel alanlarda devinilmeğe başlandıkça, söylem özelleştikçe, bildiğimiz kalıplar, yapılar yetmemeğe başlar.
Güçlük de burada başlar." (1)

Bilge Karasu, aslında burada dilin yeterliğiliğinden, onun iletişmek için nasıl kullanılmasından bahsediyordu. Belki siz de okurken fark etmişsinizdir (etmediyseniz diye biraz açıklamaya çalışayım); dil yaşayan bir şey, kontenjanına neredeyse hergün yeni kelimeler ve yeni kavramlar katıyor yahut var olanların etki alanını genişletiyor/değiştiriyor. Bu durumda, bu değişime yetişemeyen ya da göz göre göre kaçıranlar ise artık anlaşılamıyor. Zira, dil onu kullananlarla büyüyor ve canlı kalıyor, bir iki "marjinal"ın onları kullanmaması dilin gerçekliğine zarar vermiyor. 

"Söylemin özelleştiği," var olanların "yetmemeğe başladığı" günlerdeyiz: "Güçlük de burada başlar." Çünkü bata "marjinal" olan taraf, söylemin yayılması ile aykırı taraf olmaktan çıkar, artık onun karşısında duran taraf "marjinal" olur. Bunun devamını sağlamak ancak söylemin devamı, onun desteği ile olur.

Ezcümle yeni kalıp, yeni yapı ihtiyaçı var.



25 Mart 2013 Pazartesi

Huzur'dan "transcendental homelessness"a

... Fakat doğrusunu isterseniz herkes bizim kadar çok mu okuyor? diye düşünüyorum.
Fahri'nin fikri büsbütün başka idi:
         -Avrupa bizden çok fazla okuyor. Birkaç dilde birden okuyor. Mesele orada değil...
         -Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. 
İhsan kadehinde buzun geçirdiği değişmeği, renksiz alkolün yavaş yavaş bulanmasını, sanki mermer damarlarla zenginleştirmesini takip ediyordu. Şimdi kadeh hiç de sâf olmayan bir mayi ile dolu idi. 
         - Haydi çocuklar!... dedi. Sonra Suat'a cevap verdi: Mesela okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz. Zannederim ki Suat'ın dediği budur. 
           - Evet, bir adımda eski yeni ne varsa hepsini silkip, fırlatmak. Ne Ronsard, ne Fuzulî...

Türkiye'de, Cumhuriyet sonrası entelektüelleri tam da böylesi bir sıkışmışlığın içindeydi. Batılı olduklarını anlamak için illa başkalarının onlara "Batılı" olduklarını söylemesine ihtiyaç mı duyacaklar? Ne oraya ne buraya ait, Araf'ta gibi bir taraftan çağrılmayı beklemek zorunda mı kalacaklardı? Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1949 basım tarihli Huzur (A Mind at Peace) romanı, herhangi bir tanıtım metninde de karşılaşabileceğiniz gibi, Cumhuriyet aydınlarının huzursuzluklarını dile getiriyor. Yaşadıkları dünyayı tam olarak kuramamış neredeyse boşlukta yaşayan bu aydın insanların günlük meselelerle ya da felsefî konularla ilgili düşünceleri sık sık dile getiriliyor. Şimdilerde basılmış olsa büyük ihtimalle yasaklanacak hatta yazarının da dünsüz olarak yaftalanacağı pek çok lafı da içeren kitap, yayınlandığı dönemde ya da sonrasında da, bildiğim kadarıyla, yasaklanmadı. Bunu şöyle yorumlayabilir ya toplum bu tarz meseleleri konuşabilecek kadar açık-seküler-idi ya da denetleme kurulu lakayt davranıyordu. Eğer ilk seçenek doğruysa o halde, biz Dostoyevski'nin de sorduğu gibi "Şimdi insandan tekrar gorile doğru mu gideceğiz?.."  ya da gidiyor muyuz? 

Alfabe değişikliğinden sonra başlatılan eskiyle olan tüm bağın kesilmesi politikası tam da ortada yaşan bu insanlar için oldukça zor bir durum haline geldi. Bildikleri hiçbir yere oturtturamadıkları yepyeni bir kültür birleşimi oluşmuştu. Ne Fuzulî tam bir şey ifade ediyordu ne de Ronsard. Bu, Georg Lukacs'ın The Theory of the Novel (Roman Kuramı) adlı eserinde oluşturduğu "transcendental homelessness" teorisinin neredeyse en uygun örneklerinden biri haline geliyor. Lukacs, bu terimi şöyle açıklıyor: 

"... karakterlerin ütopik kusursuzluğa duydukları nostalji soyuttur, kendisini ve arzularını tek sahici gerçeklik sanan bir nostaljidir bu*" (longing of all souls for the place in which they once belonged, and the 'nostalgia… for utopian perfection, a nostalgia that feels itself and its desires to be the only true reality')
 Karakterler kendilerini ait hissedemedikleri bu toplumda geçmişlerine tutunmaya çalışıyorlar. Hegel'in estetik anlayışına göre epos'daki kahramanın iki toplum arasında yaşadığı bir çatışma olmalıdır. Tanpınar'ın romanındaki geçmiş ve günümüz kültürlerini birer ulus olarak ele alırsak, bunların çatışmasını ve kahramanın yaşadığı sorunları görmekteyiz. Bu bir kültür savaşı diye de adlandırılabilir. 

(Huzur'la ilgili daha çok şey anlatılabilir, böyle kısa kısa bir şeyler ekleyeceğim.)


13 Mart 2013 Çarşamba

(2) Japan Noh Tiyatrosu ve Yeats

Noh Tiyatrosu, 14. yüzyıldan beri sahnelenen bir müzikal-drama türüdür. "Noh" Sino-Japonca'da "yetenek, beceri" anlamına gelir. Kadın ve erkek oyuncular maske kullanarak sahneye çıkarlar. Geleneksel olarak "sahne günü" tüm gün sürer ve toplamda 5 Noh oyunu oynanır. Kan'ami ve oğlu Zeami Motokiyo Noh tiyatrosunun bugünkü halini almasında etken rol oynamışlardır. 




Noh tiyatrosuna belli başlı roller ve bunların isimleri vardır:

  • Shite: İlk önce insan olarak daha sonra da sahnede hayalet olarak görülür. İlk rol maeshite ikinici rol ise nochistite diye anılır.
  • Waki: Shite'nin benzeri ya da tam tersi bir rolü oynar. 
  • Kyogen: aikyogen adı verilen ara oyunu oynar. Bunlar aynı zamanda iki farklı Noh oyununda da sahneye çıkarlar.
  • Hayashi: Müzisyenler. 4 enstrüman çalarlar: okawa; the shoulder drum; the stick-drum; the transverse flute.
Geleneksel bir Noh oyunu her zaman bir koro, orkestra, en az bir Shite ve Waki bulundurur.



Noh oyunları belli kategorilere ayrılır; kami mono, shura mono, katsura mono, kyoran mono, onryo mono, genzai mono, kiri no.

Noh tiyatrosunun en belirgin özelliği oyuncunun taktığı maskelerdir; her bir maskenin kendine has belirli bir adı vardır. Geleneksel olarak sadece başrol oyuncusu Shite'nin, maske takması gerekir. Ama bazı durumlarda, özellikle kadın rollerinde, tsure de maske takar. Doğal boyalarla boyanan bu maskeler tek tek elde yapılır. Birçok duyguyu temsil eden maskeler vücut diline ek olarak kullanılır. 

İsminden de anlaşılacağı gibi bir Uzak Doğu geleneği olan Noh tiyatrosu, kendisine Batı'da da yer bulmuştur; Bertholt Brecht, Peter Brook, W.B. Yeats, Eugenio barba, Ezra Pound gibi isimler eserlerinde Noh tiyatrosundan belli özellikleri kullanmış yahut bu türde eserler vermişlerdir. 

W.B. Yeats, İngilizce ilk Noh tiyatro oyununu yazmıştır: At the Hawk's Well. Oyun, 1916'da ilk kez Londra'da sahnelendiğinde, Yeats'in Abbet Tiyatrosunu kurarken ortağı olan Lady George oyun için "Biçim bir keşif ve dans ve maskeler olağanüstü" diye yazmıştı. 

Yeats, Ezra Pound ve Michio Ito sayesinde tiyatronun sadece kelimelere bağlı olmayan yeni bir haliyle tanışmıştı: Noh Tiyatrosu. Biçiminin sağladığı esneklik dilediği ölçüde yaratıcı olmasına yardımcı oluyor ve böylelikle dilediği gibi yazabiliyordu. Noh tiyatrosu, Yeats'in deyişiyle sembollerin vücut bulmuş haliydi. 

1916 yılında kaleme aldığı "Certain Noble Plays of Japan" adlı makalede Yeats, amacının Japon prototiplerini birebir kopyalamak olmadığını yazmıştı, Noh tiyatrosuna kişisel deneyler yapabileceği ve farklılık katabileceği bir tür olarak bakıyordu. 

Zeami tarafından tanımlanan mükemmel güzellik, Yugen, kavramına göre, yaşlı adamın, kadının veya savaşçının oyunda eşit dramatik önem taşımaması gerekir, fakat Yeats'in oyunu tam da böyledir. 

Oyunun kaynağını saptamak oldukça zordur. İrlanda kültüründe sihirli kuyular vardır ama  kuyular ölümsüzlük ile anılmaz; ileri görüş ve kehanet gibi özellikleri vardır. Zeami tarafından yazılmış Yoro, The Sustenance of Age oyunu Yeats'inki ile benzer bir temayı ele alır: barış tanrısı tanrısı tarafından korunan bir sihirli kuyu. Oyunun türü Kami-noh'dur (Tanrı oyunu). 

Yeats'ın oyunu sahneye konulmasında Abbey tiyatrosunda da yıllarca çalışmış ve Japon tiyatrosu hakkında hatırı sayılır bir bilgiye sahip olan Charles Ricketts yerine Edmund Dulac ile çalışması, gerçekten de Japon prototipini bağlı kalmak istemediğini göstermektedir. Dulac kostüm, maske, koreografi alanında yardımcı olmuştur. Michio Ito da şahin-kadının dans figürleri konusunda yardımcı olmuştur.

Synopsis:

Oyun, dağın kenarında kurumuş bir kuyunun orada geçer. Kuyu, kadın-şahin tarafından kollanır. Ara sıra suyu yükselen bu kuyunun sihirli suyundan içmek için kuyunun yakınına elli yıldır kamp kurmuş bir yaşlı adam vardır. Cuchulain* buraya gelir, suyun ölümsüzlük getirdiği hikayesini duymuştur. Yaşlı adam Cuchlain'ın burayı terk etmesini salık eder. Kendi yaşamını beklemekle nasıl yitip gittiğini anlatır ve Cuchulain'in aynısını yapmasını istemez. Ama Cuchulain kalmaya karar verir ve o sudan yakında içeceğine emindir. Gündüz vakti ona saldırmış olan şahinden bahsederken, kuyunun bekçisi şahin bir çeşit trans halinde ayağı kalkarak şahinvari bir dans yapar ve sahneden çıkar. Yaşlı adam, bu şahinin doğaüstü güçleri olduğuna ve bir çeşit bela olduğuna inanır. Bekçi sahneden çıkınca kuyudan sular yükselir. Cuchulain kadını takip eder, ama onu bulamaz ve kuyunun oraya geldiğinde yaşlı adam ona suyun yükseldiğini ve onun kaçırdığını söyler. Şahin dans ederken, yaşı adam yine uyur. Genç adam yaşlı adama şahinle savaşacağını söyler.  

Ve oyun biter.

youtube'dan falan oyunun uyarlamalarını izleyebilirsiniz. Bence çok can sıkıcı bir oyundur, Yeats'ın yapmaya çalıştığı şey takdire şayan ve şunu belirtmekte de yarar var, bu oyun Japoncaya çevrilip orada oynanmıştır. Buradan hareketle Japonların bunu beğendiğini söylemek doğru olabilir. Ama modern okuyucu - izleyici için çok sıkıcı ve yorucu bir oyundur. 


* İrlanda mitoloji kahramanıdır. Aynı zamanda İskoç mitolojisinde de vardır. Lugh ve Deichtine'in oğludur. 



12 Ocak 2013 Cumartesi

Amerikan mi İngiliz mi?

Bazen İngilizce makale ya da ödev hazırlarken yazdığınız kelimenin İngiliz İngilizce'si  (İİ) mi yoksa Amerikan İngilizce'si (Aİ) mi olduğunu karıştırdığınız olur. Yazılar genelde her ikisinin birbirine karışmış hali olarak ortaya çıkar bu pek hoşlanılmayan bir durumdur. Oxford Grammar Guide'da bu karışıklığa az buçuk yardımcı olacak küçük bir liste buldum, aşağıda paylaşıyorum, kolay gele: 

Listeden görüleceği gibi bazı kelimeler İİ'de -our ile biterken Aİ'de -or ile biter; bazıları İİ'de -tre ile biterken Aİ'de -ter ile biter; bazı fiiller İİ'de hem -ize hem de -ise ile bitebilirken Aİ'de ise sadece -ize ile biter. 


NOT: GB (Great Britain) İngiltere, US (United States) Amerika'yı sembolize eder.





11 Ocak 2013 Cuma

Villain derken köylü mü diyoruz kötü adam mı

Son dönemde Shakespeare'in Othello metni üstüne çalışınca aklıma metinde Othello'nun ağzından sıklıkla duyduğumuz ve zaman zaman da sizin Iago'ya söylemek istediğiniz villain kelimesinin hikayesi düştü. 

İngilizce'ye girişi, 1300'ler civarında Anglo-Fr.* ve Old Fr.** da kullanılan villain (köylü, alt tabakadan) isminin, ML*** villanus (çiftçi) isminden devşirilmesi sayesinde olur. villanus'un kökeni de Latince villa (kasaba/köy evi) isminden gelir. Şimdilerde kullanılan kötü, aşağılık anlamları ise 1822 de vücut bulmuş, sözlük açıklaması ise söyledir ve İngilizce'de kötü adam anlamı taşıyorsa the article i ile kullanılır: The character in a play, novel, etc., whose evil motives or actions form an important element in the plot. Also transf., esp. in phr. villain of the piece.   (OED) 

Kelimenin sanki bir aklama hali var gibi; aslen köylü, kaba saba anlamı taşıyan kelime 1800'lerde anlamını, edebiyatın da gelişmesi ile, kötü adam, antagoniste çevirir. Burada sanki eserdeki kötü adamı korumak için ya da onu haklı hale sokmak için bir neden barındırır: Bu adam bir kötülük yaptı ama bir de arka planına bak, nasıl bir yaşam sürdü der gibi. Bunu büyük ihtimalle kimse demiyordur, etimolojiye ilgisi olan açıp bakarsa böyle bir mana çıkarabilir bir de belki biraz Latince bilgisi olan. Çünkü, bizim eğitim sistemimizdeki İngilizce gramer dersleri sadece kalıpların ezberlenmesi üstüne kurulur, hem de sadece ilkokulda değil üniversitede de böyledir.    


Edebiyat tarihinin belki de en kötü adamı olan Iago'nun (sağdaki) temsili bir resmini ekleyerek sonlandıralım yazıyı, kendisi sadece kötülük için kötülük yapan tek (!) karakter olabilir, dahası için açıp Othello'yu okuyun derim: 









1 Ocak 2013 Salı

Novel kelimesinin doğumu

18.yüzyıl romanı üstüne çalışırken aklıma, novel kelimesinin etimolojisi düştü; new, novus ile bir bağlantısı olduğunu az buçuk çıkartıyordum ama adam gibi bakayım dedim:

1560 cıvarında İtalyanca novella yani kısa hikaye kelimesinden türetilmiştir. Tabii bu İtalyanca kelmenin kökleri Latince'dedir ve aynı şekilde, novella, yazıldığı halde yeni şeyler anlamını taşır. Başlangıçta, özellikle Boccaccio'un, kısa hikaye ya da masalların bir koleksiyon halinde toplanması manasını taşıyan novella daha sonra 1630'larda "uzun kurgusal eser" anlamında kullanılmaya başladı.  Daha önceden romance diye anılan eserlere sonrasında novel ismi verildi. Eagleton'a göre İngiliz romanı Daniel Defoe'dan Virginia Woolf'a deyin hala romans özelliğini korumaktadır. Novel isminin sıfat şeklindeki kullanımında anlam "yeni, farklı, değişik" halini alır. Bu sıfat 15.yy'dan beri kullanılır, Eski Fransızca novel, nouvel kelimesinden türetilmiştir. Fransızca'ya da Latince novellus kelimesinden gelir, "yeni, genç, son" gibi benzer anlamlar taşır. Novellus, novus (new/yeni) isminden gelir.  

Tabii şu soru işareti oluşabilir; biz niye roman diyoruz da neredeyse tüm batı dilleri nov- gövdesini koruyor? TDK ya bakarsanız kelimenin Türkçe'ye geçişini Fransızca roman kelimesinden yaptığını söylüyor;  Nişanyan'ın sözlüğüne bakarsanız da aynı bilgiyi göreceksiniz fakat birkaç da ekleme yapmış Eski Fransızca'da romanz kelimesi, 1 "avam Latincesi, halk dili" 2 "halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı" anlamlarına geliyormuş. Bu bilgi ile tweetlerinizin birer roman olduğunu varsayabilirsiniz (!)

Romanın geleneğe son katılan türlerden biri olması bu ismi almasında etkili olmuş gibi gözüküyor, ne de olsa yeni bir tür(dü). 



10 Aralık 2012 Pazartesi

Madame Curie

Geçenlerde bir kitapta rastlantı sonucu yeniden gündemimize gelen Madame Curie'nin 1943 yapımı bir filmine denk geldik youtube'da hemen izledik tabii; çok güzel yapılmış, naif sahnelerle dolu bir film olmuş, tavsiye ederim. Pierre ve Marie çok uyumlu bir bilim çifti, Pierre'in söylemiyle iyi bir bileşenler NACI gibi. Film, çiftin birlikte buldukları yeni elementin, radyum, buluş aşamasını, çiftin tanışmasını, aile yaşamlarını konu alıyor. 






9 Aralık 2012 Pazar

Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor

Tübitak'tan çıkan Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor kitabı son dönemlerde üniversitenin hali üzerine yaptığımız eleştirilerinin basılmış halidir. Son gelen yasayla şuna karar veriliyor: araştırma görevlilerinin bu konuma geldikten altı yıl sonra doktora tezlerini veremezlerse görevden ayrılmaları istenecek (kibarca kovulacak yani). Bunun üstüne sosyal medya başta olmak üzere eleştiri oklarının hedefi oldu. 
 
Henry Rosovsky bir ekonomistmiş. -miş diyorum kendisi de öyle tanıtıyor çünkü. 11 yıl kadar Harvard Üniversitesi'nin Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığını yapmış, bu kadar uzun yıllar diplomatik işler yapınca akademik çalışmalardan geri kaldığın bahsediyor. Üniversitelerin içinde olduğu için de yaptığı eleştirilerin çok doğru olduğunu düşünüyorum. Özellikle "Profesörler" bölümünde dediklerinin cümlesi cümlesini doğru olduğunu düşünüyorum.
 
Eğer akademiyle ilgili sıkıntılarınız varsa bu kitap bir miktar bunu hafifletebilir (ya da körükleyebilir). Rosovsky kitabın bir elkitabı gibi kullanılmasını istiyor, kitabın orginal isminden de anlaşılabilir: The University: An Owner's Manuel    
 
 
 
 
 


24 Kasım 2012 Cumartesi

θεωρία yolculuğu

Teori kelimesi E.Yunanca'daki θεωρία kelimesinden gelir, Latince'ye theoria diye geçmiştir. İtalyanca'da teoria, Francızca'da theorie diye yer bulmuştur. Görüleceği gibi Yunanca olan bu kelime için daha iyi bir şey bulamıyoruz, tıpkı philosophie ya da philologia gibi.



Şimdi gelelim ne demek istediğine: Yunancadan gelen bu kelime bakış, görüş, düşünce, tahmin, bir şeylere bakış ya da düşünme şekli, akıl yapısı  anlamlarına geliyor. OED bu kelime için yedi madde ayırıyor; küçük farklılıklar ile genel olarak yukarıda bahsettiğimiz anlamları taşıyor. O halde teori dediğimizde aslında düşünceden bahsettiğimiz açıkça ortadadır. Düşünen insan aslında teori üreten insandır. Teoriyi sevmemek aklı, düşünceyi sevmemek olarak yorumlanabilir ve bu gerek sosyal bilimler alanında olsun gerekse sayısal bilimler alanında, akademide kabul görülebilecek bir şey değildir.

İnsanların teori alanından korkuyor ya da "sevmiyor" oluşu bilgiden korkuyor oluşlarıyla eş olabilir. Şöyle düşünelim; dindâr olduğunu söyleyen bir kişiye bildiğini iddia ettiği konuda bambaşka bir bakış açısı, bilgi sunduğunuzda konuşma ya tartışmaya döner ya da sizi ateist olmakla suçlayan bir hal alır. Bilgi sahibi tehditkâr olarak anlaşılır. 

Aynı mesele edebiyat alanında da yaşanır: Filoloji bölümü öğrencilerinin genel olarak hiç sevmediği iki temel ders olan Literary Criticism (edebiyat eleştirisi) ile Literary Theory (edebiyat teorisi), öğrenciler arasında dehşet yaratır. Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir; öğrenci sadece puanı tuttuğu için bu bölümü seçmiş olabilir, İngilizce ya da hangi filoloji alanındaysa o dili öğrenmek üzere tercih yapıp kendini filolojinin zorlu yollarında bulmuş olabilir (ki bu yanlış yolların en yanlışıdır) ya da "bildiğini" varsaydığı bilginin elinden gideceğinden korktuğu için bunları toplu halde reddeder. Biz son seçenek üstünde duralım (zira öbürleri çok daha can sıkıcı); teori derinlerinde bir yerinde etimolojik olarak varlığını sürdürmese de anlam olarak philosophie'yı (bilgi sevgisi) içerir. Teoriyi düşünceden ayıramazsınız. Buna yeltenmeniz saçmalık (fallacy/ad absurdum) olur. O halde üçüncü seçeneği seçmemizle birlikte karşımıza bilgiyi, düşünceyi, düşünmeyi sevmeyen ama bunlar üstüne kurulu bir dünyada yaşayan birisi çıkar.

Herkes bilgiyi sevmek, onu kucaklamak zorunda değil elbet. Bu şey akademi için de geçerlidir. Akademi, her puanı tutanın varlık edineceği ya da sadece para kazanmak için başvuracağı bir yer olmaktan çık(artıl)malıdır. En azından alanı daraltıp diyebilirim ki sosyal bilimler alanı düşünmeyi, bilgi sevmeyen insanların en son olması gereken yerdir. 

Şimdilerde öyle olmadığının siz de farkına varabilirsiniz. 
Etrafınıza şüpheyle bakın.

22 Kasım 2012 Perşembe

Prof. Paul Fry'den Edebiyat Teorisi dersleri

İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyan her öğrenci için ölümcül önem taşıyan iki dersten biri Literary Theory'dir (Edebiyat Teorisi). Geçen gün youtube da gezinirken Yale Üniversitesi'nin youtube ya da İtunes aracılığıyla yayınladığı açık derslerine denk geldim. Introduction to Theory in Literature adlı dersi Prof. Paul Fry veriyor. Toplamda 26 video var ve bunlar yaklaşık olarak ellişer dakika sürüyor. Ders kitabı olarak Peter Brooks'un çalışmalarını kullanıyorlar; kendisi bir başka Yale Profesörü.  Ben aşağıda birinci bölümü ekledim, youtube a girince zaten bulursunuz. 

Sadece İngiliz Filolojisi değil daha başka birçok konuda da seminar videoları eklenmiş durumda, bilginize.   

Prof. Fry ile iyi eğlenceler!




( http://www.youtube.com/watch?v=4YY4CTSQ8nY&list=ECD00D35CBC75941BD&feature=plcp )