etymology etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
etymology etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2014 Cumartesi

Dream

Bir paper için dream kelimesinin etimolojisine bakarken OED sayesinde gördüm ki kelimenin gelişimi pek de bizim bildiğimiz gibi değil. Buraya bulduğum kısa etimolojiyi ekleyip paperimin başına geri dönmeliyim.

Kelime, Esli İngilizce'deki (Old English) drêam kelimesinden geliyor. Bu ise, ilk anlamı ile "mutluluk, neşe", ikinci anlamıyla ise "müzik, müzik aleti" anlamlarında kullanılıyor. Eski İngilizcede bizim şimdi dream (rüya) denilince akla gelen ilk anlamı olan "insanın uykuda gördüğü / düşündüğü şeyler" anlamına gelen kelimeleri mæting ve swefn. Peki, nasıl oldu da görünürde bile benzemeyen bu kelimeler aynı manayı taşır hale geldi. OED'nın teorisine göre Eski İngilizce'de rüya anlamına gelen drêam kelimesine dönük kanıtlar olmaması ilginç, ama Orta İngilizce'deki (Middle English) drêm kelimesinin başka bir kaynaktan değil de drêam kelimesinden geldiği kesin. 

Dream kelimesi 13.yüzyılın ortalarından beri rüya anlamında kullanılıyor. Atfedilen diğer bir manası ise ""bir ideal ya da amaç--milli amaç". Bu mana ise genellikle "the American Dream" (Amerikan Rüyası) ile örnekleniyor. 

Şöyle bir önerme olabilir belki; rüyalar genel olarak iyi şeyler olarak anılırlar, insanlar rüyalara çok büyük atıflarda bulunurlar ve onda gördüklerini hep iyiye yorarlar. Bu sadece bizim topluma has bir durum değil, insanın doğasının bir parçası sanırım. Böylelikle, rüyanın "neşe" getiren, "mutlu" eden durumundan, kelime, bu manayı almış olabilir. Latince somnium rüya demektir, İngilizcedeki çoğu kelime köken olarak Latince'ye dayanıyor, fakat görüldüğü gibi fiziksel bir benzerlik içinde değiller dream ile. O halde, sadece mana üzerinden gidilebilir belki, ama bundan da çok emin olamadım. Neticede böyle bir sonuca varabilecek kadar büyük bir araştırmam olmadı, bu yazıyı sadece karşıma bu ilginç manası çıktığı için yazdım. Ama başka bir bilgi ile karşılaşırsam, kelimenin etimolojisiyle ilgili, onu da buraya iliştiririm tabii. Zira benim ilgimi çekti, fakat şu an için vakit yok. 

Haydi paper başına şimdi. 



*     

10 Ekim 2013 Perşembe

(1) Essay: etimolojik izleri

Neredeyse her yayınevinin yalan yanlış bastığı, en ucra kitapçılarda bile bulunabilen bir kitap olan Montaigne'in Denemeler'indeki deneme yani essai yani essay bu yazının konusu olacak. 

Bilebildiğimiz kadarıyla ilk defa Montaigne tarafından kullanılan bu kelime Fransızca (essai) "deneme", "dava" anlamına gelir, İngilizceye de bu kökten geçer. OED'ye baktığınızda, sizi assay ismine yönlendirir; essai kelimesinin eski Fransızca halidir, Latince exagium "dengekelimesinden gelir; OED, Roma'da geniş bir şekilde "sınav, test, dava" anlamlarında kullanıldığını not eder. Bu as- öneki kullanımı Fransızcada da kendini es- önekine bırakıyor, İngilizceye de 16. yüzyıldan itibaren essay olarak varlık gösteriyor. 

Görülen kelimenin Latince kökeninden beri "deneme" anlamını koruduğudur. Türkçeye "deneme" olarak gelmesi, anlamın korunduğunun da bir göstergesi olabilir. Kullanımda bir nüans var, anlamda kayma olmaması için dikkat etmek iyi olur kanımca: "essay" kelimesini "deneme" anlam olarak karşılar, "article" kelimesini ise "makale" tam karşılar. Kullanım şekilleri de farklı olduğu için, birbirinin yerine kullanıldığında istenilen mana verilemeyebilir. Herhangi bir sözlük karıştırıldığında karşılaşılacak basit haliyle deneme kelimesinin tanımı şöyledir: bir yazarın belli bir konuya ilişkin kişisel duyu ve düşüncelerini anlattığı kurgu olmayan düz yazı metinleridir. 



Fransızcada ilk kez Montaigne deneme yazarken, İngilizcede ise ilk kez Francis Bacon yazmıştır. İlginçtir ki, bu özelliğiyle bile İngiliz filologların dikkati bir türlü üzerine çekememiştir. 


14 Eylül 2013 Cumartesi

"Clerk" sadece bir din adamı mı?

Hep bilinenin aksine içinde başka anlamlar taşıyan clerk, diğer birçok kelimeler gibi, Latinceden gelmektedir: clericus. İngilizceye önce Eski Fransızcadan (clerc), sonra da Eski İngilizceye cleric diye geçmiş, nihayetinde ise clerk de hayat bulmuştur. OED'e göre başlangıçta, "dinî düzendeki adam, din adamı" anlamını taşır. Orta çağdaki âlimler din adamları ile sınırlı olduğu için, tüm okuma yazma, el yazmalarının temize geçirilmesi işlerini (Umberto Eco, Gülün Adı'na göz atın, okuyun derim) hep "clerk"ler yapıyordu, dolayısıyla clerk kelimesi bir yerde âlim anlamını karşılıyordu. Yazı ile ilgili her şey (yani kısaca "her şey") onlardan soruluyor. Eski İngilizcede sözcük aynı zamanda "kralın kâtibi, hesap tutan" anlamlarına da geliyordu, zira seküler otoriteler tarafından sadece okuma-yazma melekeleri için işe alınırlardı. Orta İngilizcede "okuyan-yazan kimse" anlamına genişledi, bu ise 1500'lerde "işe yardımcı, asistan" anlamını aldı. 1790'dan sonra özellikle Amerikan İngilizcesinde clerkship yani kâtiplik, yazmanlık anlamında kullanılmaya başlanmıştır. 

Clerk, özünde yazıyı barındırdığı için aynı zamanda logos'u da barındırıyordu diye düşünmekteyim. Haliyle, düşünceyi, kelimeleri, mantığı, diyalogu da içine alıyordu. Bir rahibin bunları bilmesine şaşmamak lazım, onların amaçları yazıyı sökerek Tanrı'ya ("doğruya") yaklaşmak. Haliyle bu uğurda her türlü yoldan gidiyorlar. Orta çağda bir kilise rahibi olduğunuzu, el yazmalarını temize geçirme görevinin size verildiğini düşünün; önünüze Aristotélēs'in Ars Poetica'sının geldiğini düşünün; bunun gibi nice metnin, düşüncenin elinizden geçtiğini de hesaba katmanın yararı var, ister istemez üstünde fikir yürütmeye başlıyor insan. Orta çağ filozoflarının çoğu rahiptir aslen (şaşırdık mı).      





P.S. Şimdilerde tartışılan İlahiyat fakültesinden felsefe derslerinin kaldırılmasının ne denli abuk bir karar olduğu görülebiliyor mu 

29 Nisan 2013 Pazartesi

"Philology"nin etimolojik yolculuğu

Ağzımıza pelesenk olmuş bir şekilde söylüyoruz ama işi layıkıyla yapalım da etimolojik olarak da hikayeyi yazmaya çalışalım:

Philology, Yunanca φιλολογία (philologia) kelimesinden türer, tıpkı -yine Yunanca olan- philosophia kelimesinde de olduğu gibi yerine ondan tamamen farklı bir başka kelime gel-e-memiştir. philo- (sevgi) + logos (kelime, konuşma) kelimelerinin birleşmesi ile oluşur. kelâm sevgisi, öğrenme sevgisi, argüman sevgisi gibi anlamlara gelse de filoloji diye türkçeleştirilir (terimleştirilir), gerisi göz ardı edilir. Philo- sevgi, sevmek anlamlarında kullanılır, türkçeleştirirken kullanılan -fili son eki onun karşılığıdır. Logos, manası neredeyse hala tartışılır bir kelimedir, içinde hem kelime/konuşma hem de mantık/neden gibi anlamlar içerir. [1] Kelimenin etimolojik kökeninden de anlaşılacağı gibi philologia (philology, filoloji) Antik Yunan'da başlamıştır, tıpkı philosophia (philosophy, felsefe) gibi. 

19.yüzyılda kelimenin "öğrenme ve edebiyat sevgisi" anlamı "dillerin tarihsel gelişimi çalışmaları" olarak daraltılıyor. Bu yüzyıl filolojinin altın çağı denilen yılı ya da Friedrich Schlegel'den Nietzsche'ye kadar olan dönem. Çoğu Avrupa ülkesinde, bizim üniversitelerimizde de olduğu gibi, filoloji bölümleri şimdilerde "milliyetçi" denebileceği şekilde ayrılıyor. Bkz. İngiliz Filolojisi, Alman Filolojisi, İtalyan Filolojisi,.... J. R. R Tolkien bu yaklaşıma karşı çıkar ve filolojik içgüdünün (hassasiyetin) dilin kullanımı gibi evrensel [2] olduğunu savunur. [3] Tolkien'in yaklaşımı klasik filoloji dönemine olan özleminden kaynaklanıyor olabilir. Zira klasik filoloji dediğimiz bölüm Roma ve Anik Yunan'i kapsar , her iki alanda da çaşlışmaya olanak verirdi. Şimdi İstanbul Üniversitesi, Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı A. B. D. ve Eski Yunan Dili ve Edebiyatı diye ayrılır, içlerinde seçmeli ders olarak Antik Yunanca ya da Latince öğrenme zorunluluğu olabilir. Tolkien'in bahsettiği dönemde, bu iki alan birlikte idi. İngiliz filoloji, Alman filoloji gibi "milliyetçi" filolojileri ilk başlarda kabullenmediler. Oxford, Cambridge gibi şimdilerde geçerliliklerini asla tartışmayacağımız büyük üniversiteler, İngiliz filoloji bölümünü açmaya yeltenmiyorlardı. Güç bela açıldılar. (Uzunca bir hikayesi vardır, başka bir yazıda anlatırım.) 

İngiliz İngilizcesinde ve akademide philology "tarihsel dil bilim" ile eş anlamlı olarak kullanılırken, Amerikan İngilizcesinde ve akademisinde daha geniş bir şekilde "dilin gramer çalışması, tarih ve edebî gelenek" anlamında kullanılır. [4] [5] Amerikan İngilizcesinde bu kapsayıcı anlama bana daha yakın geliyor. New Historism'in Amerika'dan çıkmasına şaşmamak lazım.   


Yukarıda logos'u açıklarken hem kelime hem de mantık anlamlarının bulunduğunu söylemiştim, öyleyse kabaca diyebiliriz ki; bir filolog [kelâm sevici] içinde kelimenin ve mantığın olduğu şeylerle, ki bu hemen her şeydir, ilgilenir. Ünlü dilbilimci Roman Jakobson filoloji için "bir yavaş okuma sanatıdır." [6] der.  

Filoloji konusu oldukça katmerli bir konu, onu oluşturan kelimeler de öyle, o yüzden şimdi burada duruyorum, bu yazıyı sadece etimolojik olarak filolojiyi inceleyen bir yazı halinde bırakıyorum.  





11 Ocak 2013 Cuma

Villain derken köylü mü diyoruz kötü adam mı

Son dönemde Shakespeare'in Othello metni üstüne çalışınca aklıma metinde Othello'nun ağzından sıklıkla duyduğumuz ve zaman zaman da sizin Iago'ya söylemek istediğiniz villain kelimesinin hikayesi düştü. 

İngilizce'ye girişi, 1300'ler civarında Anglo-Fr.* ve Old Fr.** da kullanılan villain (köylü, alt tabakadan) isminin, ML*** villanus (çiftçi) isminden devşirilmesi sayesinde olur. villanus'un kökeni de Latince villa (kasaba/köy evi) isminden gelir. Şimdilerde kullanılan kötü, aşağılık anlamları ise 1822 de vücut bulmuş, sözlük açıklaması ise söyledir ve İngilizce'de kötü adam anlamı taşıyorsa the article i ile kullanılır: The character in a play, novel, etc., whose evil motives or actions form an important element in the plot. Also transf., esp. in phr. villain of the piece.   (OED) 

Kelimenin sanki bir aklama hali var gibi; aslen köylü, kaba saba anlamı taşıyan kelime 1800'lerde anlamını, edebiyatın da gelişmesi ile, kötü adam, antagoniste çevirir. Burada sanki eserdeki kötü adamı korumak için ya da onu haklı hale sokmak için bir neden barındırır: Bu adam bir kötülük yaptı ama bir de arka planına bak, nasıl bir yaşam sürdü der gibi. Bunu büyük ihtimalle kimse demiyordur, etimolojiye ilgisi olan açıp bakarsa böyle bir mana çıkarabilir bir de belki biraz Latince bilgisi olan. Çünkü, bizim eğitim sistemimizdeki İngilizce gramer dersleri sadece kalıpların ezberlenmesi üstüne kurulur, hem de sadece ilkokulda değil üniversitede de böyledir.    


Edebiyat tarihinin belki de en kötü adamı olan Iago'nun (sağdaki) temsili bir resmini ekleyerek sonlandıralım yazıyı, kendisi sadece kötülük için kötülük yapan tek (!) karakter olabilir, dahası için açıp Othello'yu okuyun derim: 









1 Ocak 2013 Salı

Novel kelimesinin doğumu

18.yüzyıl romanı üstüne çalışırken aklıma, novel kelimesinin etimolojisi düştü; new, novus ile bir bağlantısı olduğunu az buçuk çıkartıyordum ama adam gibi bakayım dedim:

1560 cıvarında İtalyanca novella yani kısa hikaye kelimesinden türetilmiştir. Tabii bu İtalyanca kelmenin kökleri Latince'dedir ve aynı şekilde, novella, yazıldığı halde yeni şeyler anlamını taşır. Başlangıçta, özellikle Boccaccio'un, kısa hikaye ya da masalların bir koleksiyon halinde toplanması manasını taşıyan novella daha sonra 1630'larda "uzun kurgusal eser" anlamında kullanılmaya başladı.  Daha önceden romance diye anılan eserlere sonrasında novel ismi verildi. Eagleton'a göre İngiliz romanı Daniel Defoe'dan Virginia Woolf'a deyin hala romans özelliğini korumaktadır. Novel isminin sıfat şeklindeki kullanımında anlam "yeni, farklı, değişik" halini alır. Bu sıfat 15.yy'dan beri kullanılır, Eski Fransızca novel, nouvel kelimesinden türetilmiştir. Fransızca'ya da Latince novellus kelimesinden gelir, "yeni, genç, son" gibi benzer anlamlar taşır. Novellus, novus (new/yeni) isminden gelir.  

Tabii şu soru işareti oluşabilir; biz niye roman diyoruz da neredeyse tüm batı dilleri nov- gövdesini koruyor? TDK ya bakarsanız kelimenin Türkçe'ye geçişini Fransızca roman kelimesinden yaptığını söylüyor;  Nişanyan'ın sözlüğüne bakarsanız da aynı bilgiyi göreceksiniz fakat birkaç da ekleme yapmış Eski Fransızca'da romanz kelimesi, 1 "avam Latincesi, halk dili" 2 "halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı" anlamlarına geliyormuş. Bu bilgi ile tweetlerinizin birer roman olduğunu varsayabilirsiniz (!)

Romanın geleneğe son katılan türlerden biri olması bu ismi almasında etkili olmuş gibi gözüküyor, ne de olsa yeni bir tür(dü). 



24 Kasım 2012 Cumartesi

θεωρία yolculuğu

Teori kelimesi E.Yunanca'daki θεωρία kelimesinden gelir, Latince'ye theoria diye geçmiştir. İtalyanca'da teoria, Francızca'da theorie diye yer bulmuştur. Görüleceği gibi Yunanca olan bu kelime için daha iyi bir şey bulamıyoruz, tıpkı philosophie ya da philologia gibi.



Şimdi gelelim ne demek istediğine: Yunancadan gelen bu kelime bakış, görüş, düşünce, tahmin, bir şeylere bakış ya da düşünme şekli, akıl yapısı  anlamlarına geliyor. OED bu kelime için yedi madde ayırıyor; küçük farklılıklar ile genel olarak yukarıda bahsettiğimiz anlamları taşıyor. O halde teori dediğimizde aslında düşünceden bahsettiğimiz açıkça ortadadır. Düşünen insan aslında teori üreten insandır. Teoriyi sevmemek aklı, düşünceyi sevmemek olarak yorumlanabilir ve bu gerek sosyal bilimler alanında olsun gerekse sayısal bilimler alanında, akademide kabul görülebilecek bir şey değildir.

İnsanların teori alanından korkuyor ya da "sevmiyor" oluşu bilgiden korkuyor oluşlarıyla eş olabilir. Şöyle düşünelim; dindâr olduğunu söyleyen bir kişiye bildiğini iddia ettiği konuda bambaşka bir bakış açısı, bilgi sunduğunuzda konuşma ya tartışmaya döner ya da sizi ateist olmakla suçlayan bir hal alır. Bilgi sahibi tehditkâr olarak anlaşılır. 

Aynı mesele edebiyat alanında da yaşanır: Filoloji bölümü öğrencilerinin genel olarak hiç sevmediği iki temel ders olan Literary Criticism (edebiyat eleştirisi) ile Literary Theory (edebiyat teorisi), öğrenciler arasında dehşet yaratır. Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir; öğrenci sadece puanı tuttuğu için bu bölümü seçmiş olabilir, İngilizce ya da hangi filoloji alanındaysa o dili öğrenmek üzere tercih yapıp kendini filolojinin zorlu yollarında bulmuş olabilir (ki bu yanlış yolların en yanlışıdır) ya da "bildiğini" varsaydığı bilginin elinden gideceğinden korktuğu için bunları toplu halde reddeder. Biz son seçenek üstünde duralım (zira öbürleri çok daha can sıkıcı); teori derinlerinde bir yerinde etimolojik olarak varlığını sürdürmese de anlam olarak philosophie'yı (bilgi sevgisi) içerir. Teoriyi düşünceden ayıramazsınız. Buna yeltenmeniz saçmalık (fallacy/ad absurdum) olur. O halde üçüncü seçeneği seçmemizle birlikte karşımıza bilgiyi, düşünceyi, düşünmeyi sevmeyen ama bunlar üstüne kurulu bir dünyada yaşayan birisi çıkar.

Herkes bilgiyi sevmek, onu kucaklamak zorunda değil elbet. Bu şey akademi için de geçerlidir. Akademi, her puanı tutanın varlık edineceği ya da sadece para kazanmak için başvuracağı bir yer olmaktan çık(artıl)malıdır. En azından alanı daraltıp diyebilirim ki sosyal bilimler alanı düşünmeyi, bilgi sevmeyen insanların en son olması gereken yerdir. 

Şimdilerde öyle olmadığının siz de farkına varabilirsiniz. 
Etrafınıza şüpheyle bakın.

15 Mart 2012 Perşembe

Mart'ın 15'i... Caesar!!

Shakespeare'in Julius Caesar metnini çalışmış hemen her (ingiliz) edebiyat(ı) öğrencisi "Beware the ides of March" (Mart'ın 15'ınden kaçın) öğüdünü bilir. Bu öğüdü dinlemeyen Caesar'ın sonu ise ölüm olur. E bugün Mart'ın 15 olduğuna göre ölüm yıl dönümü. Benim de aklıma Caesar'ın Kleopatra ile olan ilişkisinden doğan oğluna verilen ad ve bununla birlikte sözlüklerimize giren caesarean (sezaryen)  kelimesi geldi. Bu kelime Latince caedere (kesmek) fiilinden gelir.  

Kimilerince kelime direkt Gauis Julius Caesar'dan geliyor, çünkü efsaneye göre kendisi de bu yöntem ile doğmuştur. Ama bilinen o ki annesi Caesar'ın orta yaşlarına kadar yanında ona akıl verenlerden birisi olmuştur. Bir başka söylem Roma'daki Lex Regia (kral yasası), sonrasında Lex Caesarea (imparator yasası) eğer bir kadın çocuk doğumunda ölüyorsa bebeği kesip alınması yasasını içerirdi. Bu yasanın sebebi büyük ihtimalle dini bir gerekliliğe dayanmaktaydı. 


Başka dillerdeki kullanımlara baktığımızda yine Caesar'a işaret eden bazı ipuçları var; modern Almanca, Danca; Kaiserschnittkejsersnit ("İmparator'un kesiği"). Çince, Romence, Sırpça, Slovence, İbranice, Portekizce, Türkçe.. ve dahasında da terim bu anlama gelir.

OED de baktığımızda şu açıklama veriliyor;


  • 1 (US also cesarean) of or effected by caesarean section:a caesarean delivery2 (Caesarean) of or connected with Julius Caesar or the Caesars:the Caesarean faction in the civil wars after 44 bc
OED da kelimenin Julius Caesar ile ya da Caesarlar ile bağlantılı olduğunu söylüyor. 

Etymonline da kelimenin 1610'larda kullanılan caesarian section teriminin kısaltılmış hali olduğu yazıyor, bu hal 1923'ten beri kullanımdaymış (sözlüğün yalancısıyım).

8 Şubat 2012 Çarşamba

Köln suyu yok yok Kolonya

İlk kolonyayı 18. yüzyıl başlarında İtalyan Giovanni Paolo de Feminis, bir keşişin Macaristan Kraliçesi Elizabeth için ürettiği "Macar Suyu" olarak bilinen kokunun içine bergamot, limon ve portakal esansı katarak yaptı. Feminis, "eau admirable" (hayranlık uyandıran su) ismiyle ürettiği kokuyu, Köln'e yerleştikten sonra üretmeye başladı. Cologne ve Kolonya adi da buradan gelir. "Eau de Cologne", "Köln Suyu" demektir. Köln Tıp Fakültesi'nin bu kokuyu tıbbi ürün olarak onaylamasının ardından kolonya Avrupada yaygınlaşmıştır. 

Uzun yıllar tedavi edici özelliğinden yararlanılan bu sıvı, tuvalet amacıyla kullanılmaya başlandıktan sonra bir devrim yüzyılı olan 18. yüzyılda adeta bir çığır açar. Sınıf savaşının en keskin biçimde yaşandığı yıllarda yükselen burjuvazi karşısında, ağır ve pahalı parfümlerle özdeşleşen aristokrasi yenik düşünce, ağır kokuların da itibarı azalır. Eau de Cologne gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin, saflığın simgesi haline gelir ve burjuvazinin gözdesi olur.

Türkiye'de ilk defa II.Abdülhamit döneminde ithal olarak geliyor, ilk üretim ise 1882 yılında Ahmet Faruki yapıyor. Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 1912'de Süleyman Ferit Eczacıbaşı İzmir'de kolonya üretimine başlıyor. Şimdilerde de kolonya denince akla gelen ilk isimlerden biri Eczacıbaşı'nın kolonyası, sonrasını biliyorsunuz zaten Eyüp Sabri Tuncer, Pe Re Ja, Duru, Boğaziçi, Selin... 



Geçen yıl sanıyorum, yıl başı için Paşabahçe bir kolonya serisi yaptı. Her bir koku için güzel birer de isim koymuşlardı, Cunda (İğde kokulu), Bomontı (Çikolata kokulu), Nişantaşı (Ihlamur kokulu), Turunçova (Lime [misket limonu] kokulu), Yalıkavak (Mandalina kokulu), Alaçatı (Lavanta kokulu), Büyükada (Mimoza kokulu), Karadeniz Yüksekleri (Çay kokulu)...  



Kolonya adı Almanya'da bugün genelde Köln olarak bilinen kentin eski ve İtalyanca'dan gelen adıdır, bu çeşit parfümlü su ilk defa orada icat edildiğinden "Köln suyu" diye anılır. 

TDK kolonya için şunları diyor: "İtalyanca colonia kelimesinden gelir. İçinde limon, tütün, lavanta gibi bitkilerin yağı bulunan, hafif kokulu, alkollü madde." 

Nişanyan'ın "Sözlerin Soyağaçı" sitesinde kolonya için şu tanım veriliyor: "Fr eau de cologne 'Köln suyu', Köln kentinde 1709'dan itibaren Johann Maria Farina ve varisleri tarafından üretilen alkollü esans < öz Cologne Almanya'da bir kent, Köln << Lat Colonia Agrippinensis a.a. < Lat colonia koloni". 

İngilizce'ye, Fransızca eau de cologne'dan (eau-su = Cologne suyu) geçen kolonya, bir loan-translation'dir  (ödünç alınmış çeviri). İngilizce'de de cologne kelimesi kullanılır. 



28 Aralık 2011 Çarşamba

16.yüzyılda Issue demek...

Kelimenin kökleri 1300 cıvarına dayanıyor, Eski Fransızca "çıkış, çıkış yolu" gibi anlamları olan bu kelime, dişil geçmiş zaman sıfat-fiil ekiyle issir haline gelir, bu ise Latince exire (ex- [dışarı] + -ire [gitmek]) kelimesinden gelir. 1520'lerde "kan vermek ya da vücuttan başka sıvı vermek" anlamında kullanılmaya başlanmıştır ve sonrasında "çocuk" anlamı kazanmıştır. Shakespeare de bazı metinlerinde bu anlamda kullanır: 
No issue know us, No figures of ourselves shall we e'er see, To glad our age 
(İki Soylu Akraba II.1:86, Shakespeare)




Öyle ki, ismin -ed almış hali issued "babadan oğla geçmiş" anlamında kullanılır, yine Shakespeare'den örnek vermek gerekirse;
But issued from the progeny of kings (VI.Henry V.4:38; Fırtına 1.2:59)

Şimdilerde bu kelimeyi "sorun, mesele, konu" gibi isimler için kullanıyoruz. Anlam genişletilerek bu anlam verilmiş olabilir mi bilmiyorum, ama şu tarz bir yorum yapılabilir; insanın çocuğunun olması başlı başına bir sorundur, bu yüzden bu kelime sorun anlamı kazanmış olabilir.

Yorumu size bırakıyorum. 

18 Aralık 2011 Pazar

Chamber-pot ya da Lazımlık

Angelina’nın Külleri isimli filmde küçük çocuklardan birinin tuvaletini yaptığı bir sahne vardı; merdivenlerin orada bir kaba idrar çıkarıyordu, başında bekleyen babası da işini bitiren çocuğunun kabını hemen yanında bulunan camdan aşağıya sokağa döküyordu. Tuvaletin icadından önceki döneme (hatta bazı bilgilere göre ev içi tuvaletlerin kullanılmaya başlamasına kadar, çünkü bir dönem tuvaletler sadece dışarıda bulunuyormuş) dayanan bu klasik hikayeyi anlatmamın sebebi geçen gün çeviri yaparken karşılaştığım chamber-pot kelimesi. Kaba bir etimolojisini yapacak olursak: Chamber (oda) 11.yüzyılda Eski Fransızca chambre kelimesinin İngilizce versiyonudur. Pot (kap) ise, kısaca diyebiliriz ki, 12.yüzyıl cıvarında Eski İngilizceden Modern İngilizceye dahil olmuştur.

Film 1935’inin New York’unu anlatıyordu ama yukarıda hikaye epey gerilere dayanır. Hatta öyle ki krallar / kraliçeler, din adamları, soylular bile tuvaletini bu tür kaplara yapıyordu.


Şimdilerde küçük çocuklara tuvalet eğitimi vermek için kullanılan lazımlıklar önceden her kesimden insanın tuvalet ihtiyacını karşılamak için kullandığı kaplardı. Bunlar genellikle seramikten yapılır, üstlerinde işlemeleri olur, tek veyahut çift kulpları ile taşıma kolaylığı sağlardı, idrar sıçramasın/taşmasın diye de yeterli bir yüksekliği olan kaplar, yatak odasında yer alırdı. Yaptığımız kaba etimolojiden anlayabiliriz ki, bu manayı almasının sebebi “odada bulunan bir kap” olmasından ileri gelmektedir.

9 Aralık 2011 Cuma

Spinster ya da Kız kurusu


14. yüzyılın ortalarından kullanılan spinster Ortaçağ İngilizcesindeki spinnen kelimesinden gelmektedir. Spin + stere son eki ile oluşan kelime, 1600’lerden 1900’lere kadar genellikle “yün eğiren” manası taşımakta. Daha sonralarda bu anlam evrilerek “evde kalmış”, “kız kurusu” olarak kullanılmaya başladı.

Kelimenin kökenini oluşturan spin (yün) eğirmek anlamını taşır. Orta çağda genellikle yün eğirme işi evlenmemiş kızlar tarafından yapıldığı için spinster kelimesi, ilk kullanıldığı dönem içinde hiçbir aşağılama maksadı taşımaz. Lakin sonralarda, değişen toplum yapısı ve sosyal konumlarla birlikte, evlenmemiş kızlar yün eğirme işin yapmamaya başlarlar, ama lügat ta mevcut bulunan spinster kelimesini de kullanmaya devam ederler ve kelimenin anlamı “evlenme yaşını geçmiş kız” a dönüşür.

Viktorya döneminde yazın veren Jane Austen için de buna benzer bir şey kullanılıyordu; "on the shelf" yani "rafa kaldırılmış" ya da "zamanı geçmiş". 

Şimdilerde ise, bildiğiniz gibi, bu dönüşmüş mana ile kullanılmakta.  

3 Aralık 2011 Cumartesi

Robot

Karel Capek’in 1921 tarihli oyunu R.U.R. ‘unda (Rossum’s Universal Robots) ilk defa robot kelimesine rastlıyoruz. Eser bir bilim kurgudur ama aynı zamanda bir distopya örneği sergiler de diyebiliriz, Çek yazar sanayi devriminden sonra teknolojinin gelişmesi ile ilgili bir dizi uyarıda bulunur. Oyunda, insan ötesi akıllı varlıkların yahut yapay zekaya sahip robotların insanlar ile olan ilişkilerini, ahlaki ve antropolojik sorunlarını ele alır.

Robota kelimesi, “zorla çalıştırılan, köle” anlamında modern Çekçe kullanılan bir kelimedir, Rusça, Lehçe ve diğer Slavik dillerde ise sadece “çalışmak” anlamına sahip olan bu kelime aynı zamanda robot kelimesininse kökenini oluşturur. Eski Kilise Slav dillerinde “rabota” (kölelik), rabu (köle) kökünden gelir. Bu Slavik kök Almanca arbeit (çalışmak) kelimesi ile de soydaştır.

Yukarıda bahsettiğim gibi kelime ilk defa Capek tarafından kullanıldı ama onun tarafından değil kardeşi ressam, yazar Josef Capek tarafından üretildi. Bu bilgiyi ise Karel’in Oxford English Dictionary (Oxford İngilizce Sözlük) için yazdığı kısa makaleden alıyoruz. Makale Çekçe bir dergide (Lidove noviny)1933 de yayınlandı. Aynı zamanda oyunda ürettiği yaratıklara aslında labori (Lt. Labor [çalışmak]) demek istediğini ancak bunun çok yapma duracağını düşündüğü için kardeşi Josep’in önerdiği robot kelimesini kullanmaya karar verdiğini de yine bu makaleden öğreniyoruz.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Canis=Canine=Hund=Dog=Köpek

Eski İngilizce’de (Old English) köpek (dog) kelimesi için hundkullanılırdı. Hint Avrupa dil ailesi ve genel olarak Cermen dil ailesinden olan dillerde Latince canis  kelimesinden türetilen caninekelimesi kullanılırdı. Dog (köpek), 16.yy da  bir çok kıta dilinde kullanılmaya başlandı (Fransızca’da dogue [16.yy]).   Kelimenin etimolojik kökeni İngilizcenin çözülememiş efsanelerinden  biri olarak kalmıştır, isim olarak ilk olarak 1869 da resmi olarak kaydedilmiştir. 
İçinde dog kelimesi geçen bir sürü deyim vardır; a dog’s life (1600’lerde, sefalet hayatı), go to the dogs (1610’lerde, hayatı kaymak, altüst olmak, rezil olmak), dog-ear(1650’lerde, sayfanın köşesini kıvırmak), dog-eat-dog (1650’lerde, kırankırana, çekişmeli), dog rose (yabangülü, kuşburnu). Put on the dog (hava atmak, çaka satmak) deyimi 1934 te erkek modasında kullanılan gömlek yakalarına atfediliyordu. Bu yakalar için dog-collar (rahip yakası, köpek tasması) da denirdi.

Önceleri köpekler sadece avlanma işleminde yardımcı olsunlar diye kullanıldıkları için deyimlerde kullanılırken, bu mana gözedilerek kullanılır.

Eskiden, "the dog" zar oyununda, kötü atılan zar için kullanılan bir terimdi. Aynı zamanda, argoda, "çirkin kadın" yahut "cinsel anlamda aksi olan adam" anlamında da kullanılır.

İspanyolcada köpek anlamında kullanılan “perro” kelimesinin kökeni de İngilizcedeki “dog” kadar  muammadır. 

10 Eylül 2011 Cumartesi

Water of life = Whiskey



1715 de Kelt dilinde whiskey (viski) için kullanılan uisege beatha, kelimenin tam anlamıyla ‘water of life’ (hayat suyu) demektir. Eski İrlandaca uisce ‘water’ (su) +  bethu ‘life’ (hayat) kelimelerinden oluşur. Kelt dilindeki bu kullanım büyük ihtimalle Latince’deki aqua vitae dan çevrilmiştir;14.yüzyıldan beri alkollü içecek için kullanılmıştır. İngilizcede önceden usqubea (1706) ve iskie bae (1580s)  kelimeleri de viski için kullanılmıştır. İskoçlar kelimeyi whiskey şeklinde değil whisky şeklinde kullanırlar. İrlanda ve Amerikan viskisi ile İskoç viskisi arasındaki ayrım 19.yüzyılda netleşmiştir. 1889 dan beri ‘Whiskey sour’ deyimi kullanılmaktadır, Amerikan ve İrlanda viskisi için.  

26 Ağustos 2011 Cuma

No shit, Sherlock!


1887 de Arthur Conan Doyle’ın A Study in Scarlet kitabının başkahramanı olarak ilk defa karşımıza çıkan Sherlock Holmes, ismiyle müsemmadır. Sherlock, sonraları birçok Doyle kitabında başrolde görülür. Okuyucu tarafından çok sevilen, Sherlock, hatırı sayılır bir popülariteye ulaşır, öyle ki bir dönem seriyi bitirmek isteyen Doyle’ a yayıncısı izin vermez. 
 Sherlock ismi Eski İngilizce’ de ‘fair – haired’ (açık renk saçlı), ‘bright’ + locc‘lock of hair’ (saç buklesi) anlamına gelir.
Argoda kullanılan Sherlock ismi ‘özel dedektif’, ‘sezgileri kuvvetli olan’ anlamlarını içerir. Daha sonraları ironik anlamı da gelişen kelime 1903’ten beri Doyle’in kurgusal karakteri ile anılmaktadır. Hatta kelimenin kökenine baktığımızda bulduğumuz bilgi de budur. Sherlock ismini araştırırken karşıma ‘No shit, Sherlock!’ deyişi çıktı. Bu deyiş, bir şey açık bir şekilde ifade edildiğinde kullanılırmış. Yine Sherlock Holmes’ten gelen bir deyiş.
Holmes ismi de argo sözlükte kullanılıyor. Bu ise ‘kanka’, ‘ahbap’ (buddy, pal, mate) gibi anlamları karşılıyor. Homes kelimesinden gelen Holmes, genelde siyahiler arasında kullanılan bir hitap şeklidir. Holmes aynı zamanda, İskoçya’da Dundonald yakınlarından gelen ailelerin kullandığı yaygın bir İskoç soy ismidir.( Doyle da İskoç’tur)

Alfie = Alfred


Alfie, Anglo-Sakson erkekleri için kullanılan modern Alfred isminin kısaltılmış halidir. Alfred gibi günümüze ulaşmış başka isimler de vardır.(Alvin, Eldridge)Ælfræd ‘elf-counsel’,  ælf ‘elf’ + ræd ‘counsel’ kelimelerinden oluşuyor.

Elf’ Alman halk hikâyelerinde geçen, doğaüstü ırk. ‘elf’ kelimesi ’kötü ruh’, ’gulyabani’, ’kâbus’ gibi manalar karşılayan Almanca ‘alp’ kelimesinden gelmektedir. Bir başka yere göre kaynağı mütereddit olan alpho- (white) kelimesinden gelmektedir. 1550’lerde ‘fesat kimse’ ‘yaramaz kimse’ gibi anlamlarda kullanılan alpho,- kelimesi Latince deki albinus kelimesiyle yakın akrabalık kurar. Albus’ lu adam, beyaz adam demektir.

Albino kelimesinin kökenine baktığımızda ise bunun Latince yukarıda bahsettiğimiz albus kelimesinden geldiğini görürüz. ‘elf’ kelimesini karşılayan ‘kötü ruh’ ‘gulyabani’ gibi betimleyici kelamların zamanında Albinolar için de kullanılıyor oluşu buna dayanıyor olabilir. (köken olarak da) Hatta onların şeytanla iş birliği yaptığı, yakalandıkları yerde öldürülmeleri gerektiğinden bahsedilir bazı kitaplarda. 
———
Roald Dahl’ın Kaplumbağa kitabındaki kahramanın isminden hareketle çıktığımız bu etimolojik araştırma bizi elflere hatta albinolara kadar getirdi.

19 Ağustos 2011 Cuma

Ayına uygun kelime: Afyon

Doğrusu efyun olan, afyon, haşhaşın donmuş sütüdür; uyuşturucu, keyif vericidir, batı dillerine Yunancadan geçmiştir (EYun opion ).

Acemlerde bir kimse ‘’keşf-i raz eyledim eyledim’’ yani ‘’sırrı öğrendim‘’  diyecek yerde ‘’Efyün der-şarab endahtim’’ ‘’ Afyona şarap attım’’ dermiş. Bazıları şarabı terk edip afyon yutmaya başlarmış. Bu denizde dalgadan sakınıp girdabın kucağına atılmaya benzermiş.  Afyon vurgunları, mercimek kadardan başlayıp yavaş yavaş fındık büyüklüğüne kadar çıkarırlarmış.

Afyon müptelaları Ramazanda bir afyon hapı veya macunu yutarak imsak edip yatarlarmış. Esrar müptelaları gibi afyonu kat kat kağıda sararak yutanlar da olurmuş. Bir kat kağıda nispetle iki veya üç katlılar midede birbirini takiben eriyeceği için afyonun keyfi de birbirini takip edermiş. Bu şekilde hem ibadetlerini eder hem de keyiflerinden geri kalmazlarmış. Bu kağıtlara kefen, kağıda sarmaya da kefenleme derlermiş.

Genelde sabah uykusunu tam alamamışlar için söylense de ‘Afyonu patlamamak’ deyimi tam da buradan gelirmiş. İmsak vakti aldıkları için genellikle öğlene doğru patlarmış kapsüller, bir aksilik olur da kefenler patlamazsa müptela huysuzlanırmış. Sabahları söylenmesinin sebebi bu da olabilir, genelde huysuzdur sabah kalkan kişi, hele de işe / okula gidecekse.

Mana buymuş vesselam.

Pelerinden çıkmak

Çok sevgili Chaucer’in Canterbury Tales’ini (Canterbury Hikâyeleri[1]) bilirsiniz; burada hacılar Canterbury’ye doğru yol alırlar, yol uzun ve meşakkatlidir bu yüzden bir antlaşma yaparak yolda 2'şer tane hikâye anlatmaya karar verirler. Her ne kadar Chaucer’in ömrü hikayeleri tamamlamaya yetmese de 30 tane hikayemiz mevcuttur (bir yerde iyi ki yetmemiş diyorsunuz, çünkü eğer planına uysaydı elimizde analiz edilecek tamı tamına yüz yirmi metin olacaktı). Yolculuklarının dinsel amaçlı olması hacıların kendilerini daha özgür hissetmelerine ve yoldaki tehlikelere pek mahal vermemelerine neden olmuştur. Haydutların hac yolundakilerden bir şeyler çaldıklarında ruhlarının doğrudan cehenneme gideceğini bildikleri için de hacılar daha rahat birbirlerini eğlendirebiliyorlardı.


Bu yolculuk sırasında hacıların kapüşonlu bol bir pelerin giydiklerinden söz edilir. Bunun amacı, şayet haydut saldırırsa kurban pelerinin bolluğundan faydalanıp zarar görmeden kaçabilmesidir.

Gel gelelim kaçmak, escape, tam da burada hikâyemizin ana kahramanı olur: Escape  (kaçmak). Escape; ex (dışına) ve capus[2] (pelerin) sözcüklerinin birleşmesinden doğar. Pelerinin dışına çıkmak anlamına gelir. Günümüz İngilizcesinde kaçmak olarak kullanıyoruz. Chaucer'in metninden geçmiştir ve sadece bu kelimeyle de kalmaz daha nice kelimeyi günümüz İngilizce'sine aktarmıştır.


Elif

          Yiğirmi dokuz hece, okusan uçtan uca,
Sen elif dersin hoca, mânâsın ne demektir?
                             Yunus Emre
Akşit Göktürk Okuma Uğraşı kitabına bu dizelerle başlar, ne de güzel seçilmiş dizelerdir bunlar. Çünkü tam da ‘okuma uğraşı’ nı anlatır bu dizeler.
Uğraşmak kelimesi Eski Türkçede ogur - e denk gelmek, tesadüf anlamında kullanılır. Bu sözcük daha sonraları uğraşmak kelimesinin de kökenini oluşturur. Bu anlamda bakıldığında rastlaşmak manasını içerir. Rastlaşmanın kökenine baktığımızda ise Farsça rast kelimesinden gelen doğru, hayırlı, memnun olmak gibi anlamlarını buluruz. Ezcümle ‘uğraşmak’ aslında rastlamak ve rastladığına memnun olmak anlamında kullanılır.
Elif kelimesini araştırdığınızda karşınıza Arap abecesinin ilk harfi olduğu bilgisi çıkar, doğrudur. Hatta Eski Yunan abecesinin(Alpha), Arami/İbrani abecesinin (Aleph) ve Fenike abecesinin(Alep) de ilk harfini oluşturur. Mamafih buradaki önem noktası; Fenike abecesinde ilk sırada yer alması, A harfi öküz başı simgesi ile gösterildiği için, aslında elif,öküz kelimesinin kökeninden gelmektedir.
Mantık süzgecinden geçmeyen bilginin ne denli şaşırtıcı ve yanlış olabileceğini Yunus bu dizelerinde temiz bir örnekle göstermiştir. En iyi bilgi sorgulanan, üstünde araştırma yapılan bilgidir. Prof. Akşit Göktürk de bu kitabıyla bu okumalar için yol çizmeyi amaçlar.
İyi okumalar.