deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2017 Salı

Ahmet Hâşim, Bize Göre



Ahmet Hâşim, Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları. Haz. Nuri Sağlam. İstanbul: YKY, 2004
*

     Hâşim'in kitabını almama Orhan Burian'ın "Deneme Üzerine" isimli denemesi vesile oldu. Burian, Hâşim'in iyi bir denemeci olduğunu, batılı yoldaşlarıyla yarışabileceğini fakat bizim edebiyatta 'nesir' gibi müphem bir adla geçen deneme türünün yeteri kadar ün toplayamadığını söyler. Hâşim'in yanına Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de katar, Burian. Şayet başka dillerde olsalar uluslararası üne kavuşacaklarını da ekler.
     Elbette Burian'ın bu önerisini dinleyip Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de okuyacağım, fakat önce YKY'de denk gelip aldığım Hâşim ile başlıyorum.

*

     1928 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen yazıları daha sonra köşesinin ismiyle "Bize Göre" basılır. "Başlangıç" yazısıyla başlattığı köşesinde gazetelere dönük eleştirisini getirmeden bitirmiyor: "Gazetecilik ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine "müşteri" ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, tedricen sütunlarından "fikr"in bütün şekillerini süpürüp attılar" (15). Bir ticaret unsuru olan gazetenin müşterilerini baz alarak getirdiği eleştiri, günümüz için de pek yerinde. 
     "Gazi" yazısında Mustafa Kemal'i öyle bir tasvir ediyor ki, yalnız Hâşim onunla karşılaşmıyor, okuyucusu olarak siz de onunla birlikte görüyorsunuz Gazi'yi: "Hadekaları en garip ve esrarengiz madenlerden mansu bir çift gözün, mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlandığı asabî bir çehre... Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi... Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze bir uzviyet. Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor" (17-8).
     "Bir Teşhis" yazısında gününün edebiyatına getirdiği eleştiri 1928 yılı için bile olsa sanki bizim günümüze de yansıyor: "On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alâmetlerinden biri, kariin yeri mahsulâta karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır" (19). "Kürk" yazısında 1928 İstanbul'unun kadının kendini "tüylü bir hayvana" benzetmesini anlayamıyor. "Süleyman Nazif'in Mezarı" yazısında bu Osmanlı-Türk şairinin hâlâ bir mezarının olmamasının dert yanıyor. Adını ilk defa duyduğum şair epey ilgi çekici geldi, "Hz. İsa'ya Açık Mektup" isimli eserini ayrıca merak ediyorum. Şairliğinin yanında bir de vali olarak görev yapmış.

*

     Tüm denemeler için tek tek bir şey yazmam uygun olmaz, zira kitap YKY'de hâlâ satışta (hem de oldukça makul bir fiyata).  Hâşim'in gözlemleri ve teşhisleri-çoğunlukla-hâlâ güncel, keyifli. Burian'ın niçin "Bize Göre"yi deneme sınıfından saydığını anlayabiliyorum. Mamafih birkaç genelleyici laf edebilirim; Hâşim'in dili akıcı ve keyifli. Dilde "sadeleşme" evresinden önce kaleme alınan yazıları çok daha renkli ve karakterli. Kullandığı Arapça Farsça tamlamalar müthiş! Hepsi aklımda kalmadı fakat Nuri Sağlam'ın kitabın sonuna eklediği "Küçük Sözlük" oldukça kullanışlı. Sonrası için dönüp dönüp bakılabilir. Bu sözlüğü hazırlarken nereden yararlandığı bilgisi verilmemiş. 
     Mamafih kadınlarla ilgili talihsiz açıklamaları var. Özellikle son yazısı "Cazibe"de: "Bize göre daime şundan ibaret kalacaktır: Çok konuşmamak ve yılıkşmamak" (72). Bu sözleri cazip bir kadında olması gereken vasıfları sıralarken sarf ediyor. Hâşim'e göre kadının cazibesi çok konuşmamasında. "Erkekleşme" yazısında da çalışan kadına dönük basmakalıp laflar ediyor.
    
*

     Kitabın ikinci kısmı, Bir Seyahatın Notları, başka bir yazının konusu olacak.


3 Kasım 2013 Pazar

Dalkavuk ve Soytarı (İlhan Selçuk)

Aşağıdaki yazı İlhan Selçuk'un 1991 yılında Çağdaş Yayınlarından çıkan denemelerinden oluşan Düşünüyorum Öyleyse Vurun adlı kitabından alınmıştır. Sayfa 7-9 arasında bulunan bu denemeye dikkat çekmenin önemli olduğunu düşünüyorum (Şurada da bir şeyler yazmıştım.). Bu iki tarihî kavram edebiyatta da sosyal yaşamda da iki toplumun nasıl şekillendiğini görmek açısından yardımıcı olabilir.  
Bu ara "soytarı" üzerine çalışıyorum, tekrar karşıma çıkınca bu denemeyi buraya aktarayım dedim. 




Dalkavuk ve Soytarı


Dalkavuk Doğu'nun ürünüdür, soytarı Batı'nın...
Her ikisi de eski çağlardan beri kurumsallaşmıştır.


*


Kralın soytarısı sarayda özel yeri olan bir kişiliktir, tahtın yamacına konmuştur, protokolün hem içindedir hem dışında...
Bir bakarsın ki soylu törenlerin en görkemli dakikasında soytarı yerde yatıp yuvarlanmaya başlamış, prenslerin, düklerin, baronların, kontların, nazırların, rektörlerin, kardinallerin kırımız bayram balonu gibi şişirilmiş ciddiyetlerini sivri yergileriyle delerek ortalığı birbirine katmış, öfkeleri, kahkahaları, fısıltıları, kaygıları soytarılığın sarmalına dolayıp saray halısı gibi salona yayıvermiş.
Soytarı "evet efendinci" değildir.
Kimi zaman efendisini bile mizahın gergefinde iğneleme yetkilerini benliğinde duyabilir. Batı dünyasının hoşgörü kuyusundan çıkrıkla çekebildiği kadarınca yergilerini bağlı bulunduğu egemenin yüzüne karşı söyleyebilir. 
Böyle durumlarda kralın suratı asılır bir an, ama aldırmaz görünür.
- Canım bir soytarının söylediğinin soytarılıktan gayrı ne anlamı olabilir ki?..
Soytarı, zanaatının koşullarında, kişilere ve olaylara yönelik yergileri gülmeceye dönüştürüp taşı gediğine koymasını bilen kişidir. 
Egemenlik güçlü halktan değil Tanrı'dan kaynaklanan kralların saraylarında cins köpekleri gibi cins soytarıların bulunduğu tarihler yazarlar. Öyle bir av köpeğidir ki soytarı, kralın çevresindeki soyluları kokularından tanıyıp gülünç yanlarını ortaya çıkarır, alayla karışık, şakayla barışık bir biçimde vurgular. 


*


Dalkavuk Doğu'ya özgüdür.
Ne iğnesi vardır dalkavuğun ne yergisi ne de eleştirisi... Dalkavuğun görevi ya "evet efendim" ya da "sepet efendim"le bağlanır. 
Osmanlı tarihinde bol bol dalkavukluk vardır da, soytarılığa ilişkin kurumsallık oluşmamıştır. Çünkü soytarılık Batı tarihinin hoşgörü geleneğiyle bağdaşır, dalkavukluk Doğu tarihinin küt kafalı egemenlerine yaraşır. 


*


Soytarı balonları iğneler.
Dalkavuk balonları şişirir.
Ne olursa olsun, ister ki bir yüksek makamda otursun, ister bir yargı kurumunda bulunsun, ister bilim adamı kılığına bürünsün, ister kalem erbabından sayılsın dalkavuğun soytarıdan besbeter olduğunu tarihler yazarlar.
Çünkü soytarının zaman zaman efendisini uyardığı görülmüştür de dalkavuğun şişirdiği balonlara tutunarak yükselmek kimseye nasıp olmamıştır.
Hey gidi dalkavuk...
Sana soytarı bile denemez, çünkü soytarılık senin için rütbe sayılır. Sen dalkavukluk için belini kırıp ikiye katlanırken, senin görüntüne bile katlanmak ne büyük acı....