yky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

Tercüme, Eleştiri ve Burian

Künye: Orhan Burian. "Tercüme ve Bizim için Mânası Üzerine," Araştırmalar-İncelemeler. Der. Zeki Arıkan. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2006; s. 473-78.



   "Avrupa'nın büyük edebiyatlarında "Renaissance" tercümecilikle başladı" (473), diyerek başlıyor Burian denemesine. Bu ulusların bilgiye ulaşmak için sıklıkla tercümeyi kullandığını, yalnızca klasik Yunan-Latin edebiyatlarıyla değil aynı zamanda İncil tercümesinin de Rönesansa ön ayak olduğunu vurguluyor.* Oldukça yerinde olan bu tespit reform ile rönesansın iç içe neredeyse ayrılmaz halde anıldığının arkasındaki sebeplerdendir. Almanlar İncil'in çevirisi üzerine yoğunlaşmışken, Fransızlar, İspanyollar, İngilizler, İtalyanlar edebiyat çevirileriyle boğuşmaktadır. Eskileri yeteri kadar "taklit edip" kendi seslerini bulduklarında, bu ulusların her biri kendi çağdaş edebiyatlarını oluşturmuşlardır. 

   Avrupa örneğinden memleket örneğine geçiyor Burian, peki bizde niçin Rönesans başlamadı diye soruyor, "biz--dil bilmeyen, nesillerle okuyucu kalabalığı--birkaç yazıcının tamamiyle insafına kalmış olarak yetiştik" (474). Haliyle bu birkaç yazıcının beğendiği, seçtiği, tercüme etmeyi uygun gördüğü, yer yer "gereksiz" gördükleri için sildikleri bölümlerle, gerek "yeterli" gördükleri kadarıyla yaptıkları tercümelerle yetiştikleri için, onlara ne verildiyse onu okudular ve ona inandılar. Bu yüzden hâlâ büyük Türk edebiyatı yok yanıtını bulabiliyor Burian [hiç haksız sayılmaz, ne dersiniz].  1944 yılında kaleme aldığı bu denemede zamanının (ya da biraz öncesinin) yazılarına güzel eleştiriler olduğunu düşünüyorum, şöyle bir eleştiride bulunuyor büyük Türk edebiyatına sahip olmadığımız kanısına vardıktan sonra: 
"(...): gündelik gazete sütunlarından kitap şekline geçmeye bile değmeyen yazıları millî roman saymak; toy delikanlıların vezinli düşmüş hayal kırıntılarına yahut heyecan taşkınlıklarına yüzyıllık şiir değeri vermek; bilgiye dayanmaksızın, sade dostluk yahut düşmanlık icabı verilen irtibatsız hükümlere tenkit demek hep ölçü, ayar yoksunluğundan geliyor." (474)

Bu eleştirilerine katılmamak elde değil, 1944 yılından bugüne baktığınızda hâlâ güncelliğini koruyan gözlemler hatta. Kitap eklerini okuyan (daha doğrusu artık okumayan) insanların birçoğu çavuş-ahbap ilişkisinin farkında olduğu için uzaklaşıyor ondan. Eleştirinin doğru olup olmadığına bakmaksızın olur da çok sevilen, övülen bir kitaba yahut yazara eleştirel bir şey söylerseniz onun "fanatikleri" sosyal medyanın her kolundan bir anda üzerinize çullanabiliyor. Bir şeyin yahut insanın fanatiği olmak benim için aklımın almadığı bir şey, bilgiye dayalı, rasyonel eleştiriyse kollarımız hep açık. Bazen çalıştığınız yayınevilerinin yaptığı hataları ortaya koymanız bile etik dilemma oluşmasına neden oluyor.

   Yazının devamında devlet eliyle başlatılan çeviri seferberliğinden bahsediyor Burian, burada bile eleştirel sesini susturmadan. Öncellikle kişilerin kurduğu yayınevileriyle başlayan bir tür teşebbüs olduğunu vurguluyor, son iki yıldır (1942) da devletin öcülüğüyle "fevkalâde hızlandığını" (474), söylüyor. Bu yıllarda bir yandan yayınlanan tercüme kitaplar bir yandan da yeni açılan yayınevilerinin sayısı gittikçe artmış. Tercüme eserlerde "her zaman edebî değer birliği, sıhhat bütünlüğü, tarih uygunluğu" bulunmasa da tercümelerin faydası yanında düzeltilebilir bu kusurları mazur görüyor. Devletin tercüme işine verdiği desteğin yayınevlerine öncülük ettiğinin özellikle üzerinde duruyor, meselâ devlet tercümeleri sayesinde yayınevlerinden çıkan tercümelerin başlarına "Bu eser ...ce tercümesinden çevrilmiştir," ya da "kısaltmadan çevrilmiştir" gibi ibarelerini yazma şuuru kazanılmıştır diye Burian. Çevirinin bir bilen tarafından kontrol edilmesi, mütercime eksikliğinin gösterilmesi, mütercime biraz daha fazla para verilmesi hep devlet örneğinden sonra yayınevlerine geçmiş.

   Burian devletin rolünden bahsederken şöyle diyor: "Tercümecilik, bu memlekete onun özlediği Renaissance'ı getirecek humanizma ruhunun bir belirtisi ise, bu yolda Devlet en büyük humanizmacı olarak çalışmaya başlamıştır" (475). Hasan Âli Yücel'in başlattığı humanizma akımı içine birçok önemli ismi alarak büyümüş, şimdilerde kitaplığımızda bulunan birçok klasik metnin çevirisi o günlerden gelen tercümelerin yeniden baskıları genellikle. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Nurullah Ataç, İrfan Şahinbaş ve daha birçok isim, üzerine Balıkçıyla gelen akım bu insanları ve yaptıkları işleri  dönemi için daha da vazgeçilmez hale getirmiş. 

   Memlekette tercüme hâlâ daha çok büyük bir sorun [Hoş memlekette yalnızca tercüme değil, telif eser yazmak da büyük bir sorun.]. Öyle anlar var ki telif eser ile çeviri eserin farkını anlayamayan profesyonel edebiyatçılarla karşı karşıya durmak zorunda kalıyorsunuz. Her ne kadar 1940lar Türkiye'si için yeterli gibi gözükse de o zamandan kalan çevirilerin yeniden elden geçirilmesi, daha da doğrusu yeniden çevrilmesi gerekir. İsimlerin birer tabu haline gelmesi, onların çevirilerinin yahut yazılarının eleştirilemez ya da dokunulamaz olması 2010lar Türkiye'sinde çok iyi yetişmiş, binbir türlü kaynağa ulaşabilen genç kuşak çevirmen ve filologların önünde aşılması gereken oldukça yüksek bir duvar. Yayınevileri bilgiye, birikime yahut bilimsel kaynağa bağlılığa değil de bir isme ve onun temsil ettiğini düşündükleri değerlere bağlı kalmayı seçtikleri sürece bu önyargı duvarı gittikçe yukarılara çıkmaya devam edecek. Günümüzde butik yayınevleri yeni mütercimlere, fikirlere "biraz" daha açık olsa da yine de yeterli değil. Şimdiye dek Maarif Matbaası'ndan çıkan eserleri dörte beşe katlamamız gerekirdi ki denemenin başında Burian'ın dediği gibi kendi büyük Türk edebiyatımıza başlayabilelim. Denemesini güzel bir temenni ile tamamlıyor, 1944de entelektüel anlamda ümit verici şekilde ilerleyen tercüme yolculuğu ona şunları söyletiyor:
"Yazı sanatında en güzel, en ulvi örnekleri tanıyoruz. Yakında kendi dilimizde de güzeli ve ulviyi seçip aramak itiyadını kazanmış olacağız. O vakit Türk edebiyatında Renaissance bir "emri vaki" olacaktır. Mademki millî edebiyatların hamuru, dünyanın ölümsüz eserlerini içine alan tercüme faaliyetleriyle yuğrulmuştur; geleceği soframızdan daima tok kalkacağımıza güven besliyebiliriz." (478)  
Siz 2017 yılının ortasında tok kalkabildiğinizi düşünüyor musunuz? 



*

Birkaç kez daha yazmış olabilirim lakin tekrarın zararı olmaz, Orhan Burian'in eserlerinin baskısı tükenmiş, bu kitap gibi bazıları özel aramalar sonucu ortaya çıkartılabiliyor. Yapı Kredi Yayınları Burian'in mektuplarını ve günlüklerini basmış maalesef baskıları tükendiği, ya da tükenmeye yakın olduğu için bulunamıyor. Yazıları, denemeleri, monografi ise Zeki Arıkan'ın çabaları sonucunda bir araya getirilerek iki kitap halinde basılmış. Zeki Arıkan'ın Orhan Burian'ın tanınması için verdiği çaba dikkate şayandır, şimdiye kadar hiçbir yerde bir arada yayınlanmayan yahut sadece bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerini de bir aryaya getirerek Burian'ın filolog kimliğine de dikkat çekmiş olur. 

Söylemek gerekir ki bu kitaplardaki yazılara başka kaynaklardan baktığınızda dilde farklılıklar bulabilirsiniz. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum, çünkü kitabın Önsöz'ünde bunlarda yayınlanan eserlerin olduğu gibi derlemeye dahil edildiğini yazıyor (vi). 

Umuyorum ki Yapı Kredi Yayınları, Burian tüm külliyatını basma işine girişir, bu kitapları ve yazılarını  gün yüzüne çıkartır. Türkiye'de İngiliz filolojisinde çok kısa fakat fevkalâde önemli bir isim olan Burian'in sonraki kuşaklara aktarılması gerektiğini düşünüyorum. 


*

Ortaçağ'da çevirinin gelişimi ve önemiyle ilgili Jacques le Goff'un Ortaçağda Entelektüeller kitabını öneririm.

* Cultural Translation in Early Modern Europe. Ed. Peter Burke and R. Po-chia Hsia. Cambridge: Cambridge University Press, 2007. (Erken Dönem Avrupa'da Kültürel Çeviri, çev. Ferit Burak Aydar, İş Kültür Yayınları, 2012)

10 Ocak 2017 Salı

Ahmet Hâşim, Bize Göre



Ahmet Hâşim, Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları. Haz. Nuri Sağlam. İstanbul: YKY, 2004
*

     Hâşim'in kitabını almama Orhan Burian'ın "Deneme Üzerine" isimli denemesi vesile oldu. Burian, Hâşim'in iyi bir denemeci olduğunu, batılı yoldaşlarıyla yarışabileceğini fakat bizim edebiyatta 'nesir' gibi müphem bir adla geçen deneme türünün yeteri kadar ün toplayamadığını söyler. Hâşim'in yanına Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de katar, Burian. Şayet başka dillerde olsalar uluslararası üne kavuşacaklarını da ekler.
     Elbette Burian'ın bu önerisini dinleyip Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de okuyacağım, fakat önce YKY'de denk gelip aldığım Hâşim ile başlıyorum.

*

     1928 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen yazıları daha sonra köşesinin ismiyle "Bize Göre" basılır. "Başlangıç" yazısıyla başlattığı köşesinde gazetelere dönük eleştirisini getirmeden bitirmiyor: "Gazetecilik ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine "müşteri" ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, tedricen sütunlarından "fikr"in bütün şekillerini süpürüp attılar" (15). Bir ticaret unsuru olan gazetenin müşterilerini baz alarak getirdiği eleştiri, günümüz için de pek yerinde. 
     "Gazi" yazısında Mustafa Kemal'i öyle bir tasvir ediyor ki, yalnız Hâşim onunla karşılaşmıyor, okuyucusu olarak siz de onunla birlikte görüyorsunuz Gazi'yi: "Hadekaları en garip ve esrarengiz madenlerden mansu bir çift gözün, mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlandığı asabî bir çehre... Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi... Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze bir uzviyet. Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor" (17-8).
     "Bir Teşhis" yazısında gününün edebiyatına getirdiği eleştiri 1928 yılı için bile olsa sanki bizim günümüze de yansıyor: "On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alâmetlerinden biri, kariin yeri mahsulâta karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır" (19). "Kürk" yazısında 1928 İstanbul'unun kadının kendini "tüylü bir hayvana" benzetmesini anlayamıyor. "Süleyman Nazif'in Mezarı" yazısında bu Osmanlı-Türk şairinin hâlâ bir mezarının olmamasının dert yanıyor. Adını ilk defa duyduğum şair epey ilgi çekici geldi, "Hz. İsa'ya Açık Mektup" isimli eserini ayrıca merak ediyorum. Şairliğinin yanında bir de vali olarak görev yapmış.

*

     Tüm denemeler için tek tek bir şey yazmam uygun olmaz, zira kitap YKY'de hâlâ satışta (hem de oldukça makul bir fiyata).  Hâşim'in gözlemleri ve teşhisleri-çoğunlukla-hâlâ güncel, keyifli. Burian'ın niçin "Bize Göre"yi deneme sınıfından saydığını anlayabiliyorum. Mamafih birkaç genelleyici laf edebilirim; Hâşim'in dili akıcı ve keyifli. Dilde "sadeleşme" evresinden önce kaleme alınan yazıları çok daha renkli ve karakterli. Kullandığı Arapça Farsça tamlamalar müthiş! Hepsi aklımda kalmadı fakat Nuri Sağlam'ın kitabın sonuna eklediği "Küçük Sözlük" oldukça kullanışlı. Sonrası için dönüp dönüp bakılabilir. Bu sözlüğü hazırlarken nereden yararlandığı bilgisi verilmemiş. 
     Mamafih kadınlarla ilgili talihsiz açıklamaları var. Özellikle son yazısı "Cazibe"de: "Bize göre daime şundan ibaret kalacaktır: Çok konuşmamak ve yılıkşmamak" (72). Bu sözleri cazip bir kadında olması gereken vasıfları sıralarken sarf ediyor. Hâşim'e göre kadının cazibesi çok konuşmamasında. "Erkekleşme" yazısında da çalışan kadına dönük basmakalıp laflar ediyor.
    
*

     Kitabın ikinci kısmı, Bir Seyahatın Notları, başka bir yazının konusu olacak.


15 Ekim 2016 Cumartesi

Orhan Burian, Günlük (1950-1952)

     Eylülde Bursa'ya yaptığım bir seyahat kitaplığıma epey yaradı: Uzun süredir aradığım, fakat yeni baskısı olmadığı için bulamadığım Orhan Burian'in hem Günlük (1950-1952) hem de Mektuplar'ına Bursa'nın ilk Yapı Kredi Yayınları Kitabevi'inde denk geldim. [Burada yine baskısı bittiği için bulamadığım birkaç başka YKY kitabını daha kitaplığıma ekledim, onları başka bir yazının konusu edelim.]


     Orhan Burian (1914-1953), Kabataş Lisesi'ni tamaladıktan sonra, Cambridge'e İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaya gider. Üç yıl geçirdiği Cambridge'ten sonra, Ankara'da DTCF'sinde göreve başlar. Fakültede verdiği derslerin dışında bir de Türk-Alman Derneği'ne Türk edebiyatı dersleri verir; Muhsin Ertuğrul için tiyatro eserleri çevirir; kitap çevirileri ve makalelerle uğraşır. Ünlü Ufuklar ardında Yeni Ufuklar dergilerini çıkartır, Yücel dergisine çeviriler yapar. Daha yazamadığım bir sürü işi-gücü kırk yıllık kısacık bir ömürde tamamlamaya çalışır. 

     1950 yılının başında "çok kolay unutan bir hafıza için geçen günleri, hiç olmazsa onların hadise iskeletlerini kaydetmek iyi olur," (25) diyerek başladığı günlüğünü 1952 Kasım'ına dek tutar. Ömrünün son iki yılını kapsayan bu günlükleri okumak hakikaten keyifli. Burian, akademik olarak seyahatnameler üzerine çalışır, kendi günlükleri de--bilerek yahut bilmeyerek--birer seyahatnameye dönüşür: ilk defter Ankara'dan Londra'ya yaptığı araba yolculuğunu, bu yolculuk sırasında başından geçenleri, gördüklerini, aldıklarını, yediklerini-içtiklerini anlatır. İkinci defterdeyse Türkiye'de yaptığı çeşitli seyahatleri Ankara'dan Çorlu'ya, İstanbul'a, Edirne'ye, Edremit'e, Bergama'ya yaptığı yolcuklukları anlatır.


Gördüklerini detaylı bir şekilde tasvir etmeye çalışır; gördüğü insanların dış görünüşlerini neye benzediklerini okurken gözünüzde canlandırabilirsiniz. Bunu gördüğü mimari yapılar için de yapar Burian, belirtmek gerekir ki, mimariye duyduğu alaka gözden kaçmayacak kadar büyüktür. 

Londra seyahatının neredeyse her akşamında bir konsere, baleye yahut tiyatroya gitmiş, bunların kısa yorumlarını günlüğüne not etmiştir. Bazıları: (oyun) Orson Welles'in Othello'su; (oyun) T. S. Eliot, Cocktail Party; (bale) Ballets de Champs Elysees; (konser) Sibellius, Bartok, (oratoryo) Sir Edward Elgar, Dream of Gerontuis. Dönüş yolculuğunda, uçaktayken çıkarttığı listeye göre İngiltere'deyken 25 tiyatroya (£ 15.8) 16 bale ve konsere (£ 5.11) gitmiş. Bu yalnızca yurtdışındayken yaptığı bir şey de değil, Ankara'ya döndüğünde ya da İstanbul'dayken de sık sık bir oyuna yahut konsere gidiyor. 


Burian'ın Günlük'ünden alıntılanacak çok şey var, ama hem yazarına hem hazırlayan Prof Zeki Arıkan'a haksızlık olmaması için kitabı almanız daha hayırlı olacaktır. Fakat Köylüyü Okutma Cemiyeti'ne yazdığı şu yazıyı alıntılamak istiyorum: 

     1950 Kasım'ında Köylüyü Okutma Cemiyeti diye bir cemiyet kurulacakmış. Fikir almak için DTCF'sinden bir grup toplanmış, Burian'da bunların içinde. Heyete fikirlerini yazarak iletiyor, o zaman ne söylediyse ne önerdiyse, hâlâ çok güncel. Diyor ki "Okuma bir vasıtadır. Aydınlanmak üzere bir kullanılacak bir vasıta" (41). Şimdi vasıtaların çoğaldığını da göz ardı etmiyor, sergi, sinema, radyo da birer aydınlanma vasıtası sayılabilir diye de ekliyor. Günümüzü görse teknolojiyi de bunun bir parçası haline getirirdi bence. "Halkta okumaya, aydınlanmaya alaka uyandırmak başarabileceğiniz en tesirli, en hayırlı iştir," (41) diyor. Yalnızca halkta değil herkes için geçerli bir yöntem bu, alakanın önünü alamazsınız. Burian ekliyor, "Köylü traktörü ne için istiyorsa, kitabı da onun için istediği gün okumaktan bir fayda görmüş olacaktır" (41). Zannediyorum, eğitimcilerin ve ebeveynlerin dikkatini çekmiştir. Yazısının tamamı için: 


   
  Orhan Burian'ın kaleminden çıkan bu iki kitap bir de Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları'ndan çıkan Denemeler Eleştiriler (Ankara, 2004) kitabı var. Prof Zeki Arıkan girişimleriyle Burian hakkında birçok kaynağa ulaşılabilir oldu, gerek bu hazırladığı kitaplar gerekse 2004 yılında yaptığı anma toplantısı, O'nun hakkında ziyadesiyle yazılı kaynak çıkmasına vesile oldu. Burian'in yeğeni Kısmet Hanım, dayısının kitap ve arşiv malzemelerini 
Yapı Kredi Yayınları'na (YKY) bağışlamış. YKY Burian'in edebi mirasının vekilidir ve--kendisine çalışmalarından dolayı teşekkürü borç bildiğim--Prof Zeki Arıkan'ın çalışmaları sayesinde Burian'in üç kitabı da buradan çıkmıştır.  En son 2006 yılında Orhan Burian'in kitabı basılmıştır, yeniden baskıya hiçbir kitabı girmemiştir. Dilerim ki Burian üzerine yapacakları çalışmaları devam ettirirler, istenirse ve elimden gelirse ben de çalışmalara dahil olmaya hazırım.

Şimdi sıra Mektuplar'ında.


--

Burian, Orhan. Günlük (1950-1952). Haz. Zeki Arıkan. İstanbul: YKY. 2006. Baskı.
Burian, Orhan. Mektuplar. Haz. Zeki Arıkan. İstanbul: YKY. 2006. Baskı.









23 Haziran 2014 Pazartesi

"Söylenti Üzerine Bir Denemeden Parça"

Sir Francis Bacon'in dilimize çevrilmiş pek fazla kitabı yok maalesef; en çok bilenen eseri büyük ihtimalle YKY'den Akşit Göktürk'ün çevirisi ile çıkan Denemeler kitabıdır. Fakat bu da Hegel'in bir kitabının başına kondurduğu gibi "What is well-known is not necessarily known merely because it is well-known." Kaba tabirle dersek bir şey çok biliniyorsa illaki de bilinmesi gerekmiyordur çünkü zaten çok biliniyordur. Akşit Göktürk, hemen herkesin sevdiği, değer verdiği, takdir ettiği, gıpta ettiği, saygı duyduğu ve örnek aldığı İngiliz Filolojisi profesörü ve "çeviri uzmanı". Çeviri yapmaya başlayanların kitaplarına (özellikle de Çeviri: Dillerin DiliOkuma Uğraşı) şöyle bir göz attığı adam. 

Gerek tezim gereği gerekse Novum Organum (Yeni Araç) çevirimiz için Bacon ile bir haylı haşır neşir durumdayım. Hal böyle olunca Türkiye'de Bacon ile ilgili ne varsa toplamaya ve onları sömürmeye başladım. Öncesinde metnin Latince versiyonu, Sermones Fideles'in çevrilmesinde ya da düzeltmeside ufak ufak C. Cengiz Çevik'e yardım ederken farketmiştik ki met edilen Akşit Göktürk çevirisinin neredeyse her satırından bir hata var. O dönem fazla üzerinde durmamıştım, ne de olsa biz Latincesinden bakıp İngilizce'den çevirilmiş bir metnin yanlış olduğu kanısına varıyorduk. Şimdilerde Essays yani Denemeler'in satır satır incelemesini yapıyorum--direkt İngilizce metinden, İngilizce olan metinden çevrilmiş Göktürk çevirisine--fakat sonuç yine aynı. Neredeyse her satırda yine bir hata var, hal böyle olunca ilk kanımızın da doğru olduğunu kanıtlamış oldum, en azından kendime. 

İlerleyen zamanlarda çevirideki hataları ya da metinle ilgili bilgileri paylaşırım. Bu yazı da ise şu ciddi meseleyi ele almak istiyorum:

Essays ilk olarak 1597de Essayes. Religious Meditations. Places of perswasion and disswasion ismi ile basıldı. Bu edisyonda 10 tane deneme, the Meditationes Sacrae ve the Colours of Good and Evil vardı.  

1607 ile 1612 yılları arasında, The Writings of Sr ffrancis Bacon Knt: the Kinges Sollicitor Generall in Moralitie Policie and Historie ismi altında bir el yazması (Manuscript) hazırlandı. Bu el yazmasında ilk baskıdaki 10 denemenin yanı sıra 24 tane de yeni deneme yer aldı. 

İkinci edisyon 1612de The Essaies of Sr Francis Bacon Knight, the Kings Solliciter Generall isimi ile basıldı. Edisyonda 9 tanesi ilk 10 denemeden 23 tanesi el yazmasından ve 6 tanesi de yeni olmak üzere 38 tane deneme vardı. 

Son edisyon ise Bacon ölmeden bir yıl önce 1625de The Essayes or Counsels, Civill and Morall, of Francis Lo. Verulam, Viscount St. Alban ismi ile  basıldı. Bu edisyona eski denemelere 20 tane yeni deneme eklenerek toplamda 58 tane olacak şekilde genişletildi ve gözden geçirildi. Aksi belirtilmediği halde tüm çeviriler bu 58'lik son edisyondan yapılır. 

Gelelim neden Akşit Göktürk çevirisine laf edilmesi gerektiğine; toplamda 58 tane olması gereken Denemeler, Göktürk'ün çevirisinde 59 oluyor, peki nasıl? 

Bacon'ın ölümünden çok sonra 1657de A Fragment of an Essay: Of Fame isimli bir kitapçık yayınlanıyor. Elinize Batı'da yayınlanmış istediğiniz bir Bacon Essays edisyonunu alın, açın ve bakın. Çoğunda bu denemeyi görürsünüz fakat bunu kitaba Appendix (ek) olarak koyarlar. 58 tane denemeye eklemezler. Maalesef bizde bunu kontrol edecek birileri olmadığından ya da vardıysa da aman hocama zarar vermeyeyim diye yıllardır bahsedilmemiş. Bu, hepimizin bildiği çok bilinen kitapta da "Söylenti Üzerine Bir Denemeden Parça" ismiyle 59. deneme olarak yerini alıyor. 

İlk baskısı 1982de Adam Yayıncılık'tan çıkan Göktürk çevirisi maalesef 32 yıldır 59 deneme ile yayınlanıyor, şimdiye kadar da bir düzeltme yazısına denk gelmedim. Tıpkı orijinal Essays'in birçok edisyonun olması gibi çevirilerinin de birçok edisyonu olmasını umuyor, aklı başında yayıncıları da göreve çağırıyorum.


:)          




23 Kasım 2011 Çarşamba

Prometheus'ça bir baş kaldırma

Akşit Göktürk, Çeviri: Dillerin Dili kitabinda çeviri için şöyle buyuruyor;

''İnsanın kendi yaşam çevresi dışındaki olgularla düşleri bilme çabasının bir sonucudur çeviri. Değişik toplulukların, ulusların, bilim, sanat, düşünce alanındaki çabalarını birbiriyle paylaşabilme yoludur. Bu yol, insanoğlunun ayrı diller konuşması gerçeğinin yanı sıra, Babil'den beri hep var olagelmiştir. Bu yönüyle tek tek diller ötesinde bir ortak dildir çeviri, dillerin dilidir. Kıskanç bir tanrının, insanoğlunu bölüp dağıtmasından doğan olumsuz sonuçlara, Prometheus'ça bir baş kaldırmadır. '