yazar-okurun defteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar-okurun defteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

Tercüme, Eleştiri ve Burian

Künye: Orhan Burian. "Tercüme ve Bizim için Mânası Üzerine," Araştırmalar-İncelemeler. Der. Zeki Arıkan. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2006; s. 473-78.



   "Avrupa'nın büyük edebiyatlarında "Renaissance" tercümecilikle başladı" (473), diyerek başlıyor Burian denemesine. Bu ulusların bilgiye ulaşmak için sıklıkla tercümeyi kullandığını, yalnızca klasik Yunan-Latin edebiyatlarıyla değil aynı zamanda İncil tercümesinin de Rönesansa ön ayak olduğunu vurguluyor.* Oldukça yerinde olan bu tespit reform ile rönesansın iç içe neredeyse ayrılmaz halde anıldığının arkasındaki sebeplerdendir. Almanlar İncil'in çevirisi üzerine yoğunlaşmışken, Fransızlar, İspanyollar, İngilizler, İtalyanlar edebiyat çevirileriyle boğuşmaktadır. Eskileri yeteri kadar "taklit edip" kendi seslerini bulduklarında, bu ulusların her biri kendi çağdaş edebiyatlarını oluşturmuşlardır. 

   Avrupa örneğinden memleket örneğine geçiyor Burian, peki bizde niçin Rönesans başlamadı diye soruyor, "biz--dil bilmeyen, nesillerle okuyucu kalabalığı--birkaç yazıcının tamamiyle insafına kalmış olarak yetiştik" (474). Haliyle bu birkaç yazıcının beğendiği, seçtiği, tercüme etmeyi uygun gördüğü, yer yer "gereksiz" gördükleri için sildikleri bölümlerle, gerek "yeterli" gördükleri kadarıyla yaptıkları tercümelerle yetiştikleri için, onlara ne verildiyse onu okudular ve ona inandılar. Bu yüzden hâlâ büyük Türk edebiyatı yok yanıtını bulabiliyor Burian [hiç haksız sayılmaz, ne dersiniz].  1944 yılında kaleme aldığı bu denemede zamanının (ya da biraz öncesinin) yazılarına güzel eleştiriler olduğunu düşünüyorum, şöyle bir eleştiride bulunuyor büyük Türk edebiyatına sahip olmadığımız kanısına vardıktan sonra: 
"(...): gündelik gazete sütunlarından kitap şekline geçmeye bile değmeyen yazıları millî roman saymak; toy delikanlıların vezinli düşmüş hayal kırıntılarına yahut heyecan taşkınlıklarına yüzyıllık şiir değeri vermek; bilgiye dayanmaksızın, sade dostluk yahut düşmanlık icabı verilen irtibatsız hükümlere tenkit demek hep ölçü, ayar yoksunluğundan geliyor." (474)

Bu eleştirilerine katılmamak elde değil, 1944 yılından bugüne baktığınızda hâlâ güncelliğini koruyan gözlemler hatta. Kitap eklerini okuyan (daha doğrusu artık okumayan) insanların birçoğu çavuş-ahbap ilişkisinin farkında olduğu için uzaklaşıyor ondan. Eleştirinin doğru olup olmadığına bakmaksızın olur da çok sevilen, övülen bir kitaba yahut yazara eleştirel bir şey söylerseniz onun "fanatikleri" sosyal medyanın her kolundan bir anda üzerinize çullanabiliyor. Bir şeyin yahut insanın fanatiği olmak benim için aklımın almadığı bir şey, bilgiye dayalı, rasyonel eleştiriyse kollarımız hep açık. Bazen çalıştığınız yayınevilerinin yaptığı hataları ortaya koymanız bile etik dilemma oluşmasına neden oluyor.

   Yazının devamında devlet eliyle başlatılan çeviri seferberliğinden bahsediyor Burian, burada bile eleştirel sesini susturmadan. Öncellikle kişilerin kurduğu yayınevileriyle başlayan bir tür teşebbüs olduğunu vurguluyor, son iki yıldır (1942) da devletin öcülüğüyle "fevkalâde hızlandığını" (474), söylüyor. Bu yıllarda bir yandan yayınlanan tercüme kitaplar bir yandan da yeni açılan yayınevilerinin sayısı gittikçe artmış. Tercüme eserlerde "her zaman edebî değer birliği, sıhhat bütünlüğü, tarih uygunluğu" bulunmasa da tercümelerin faydası yanında düzeltilebilir bu kusurları mazur görüyor. Devletin tercüme işine verdiği desteğin yayınevlerine öncülük ettiğinin özellikle üzerinde duruyor, meselâ devlet tercümeleri sayesinde yayınevlerinden çıkan tercümelerin başlarına "Bu eser ...ce tercümesinden çevrilmiştir," ya da "kısaltmadan çevrilmiştir" gibi ibarelerini yazma şuuru kazanılmıştır diye Burian. Çevirinin bir bilen tarafından kontrol edilmesi, mütercime eksikliğinin gösterilmesi, mütercime biraz daha fazla para verilmesi hep devlet örneğinden sonra yayınevlerine geçmiş.

   Burian devletin rolünden bahsederken şöyle diyor: "Tercümecilik, bu memlekete onun özlediği Renaissance'ı getirecek humanizma ruhunun bir belirtisi ise, bu yolda Devlet en büyük humanizmacı olarak çalışmaya başlamıştır" (475). Hasan Âli Yücel'in başlattığı humanizma akımı içine birçok önemli ismi alarak büyümüş, şimdilerde kitaplığımızda bulunan birçok klasik metnin çevirisi o günlerden gelen tercümelerin yeniden baskıları genellikle. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Nurullah Ataç, İrfan Şahinbaş ve daha birçok isim, üzerine Balıkçıyla gelen akım bu insanları ve yaptıkları işleri  dönemi için daha da vazgeçilmez hale getirmiş. 

   Memlekette tercüme hâlâ daha çok büyük bir sorun [Hoş memlekette yalnızca tercüme değil, telif eser yazmak da büyük bir sorun.]. Öyle anlar var ki telif eser ile çeviri eserin farkını anlayamayan profesyonel edebiyatçılarla karşı karşıya durmak zorunda kalıyorsunuz. Her ne kadar 1940lar Türkiye'si için yeterli gibi gözükse de o zamandan kalan çevirilerin yeniden elden geçirilmesi, daha da doğrusu yeniden çevrilmesi gerekir. İsimlerin birer tabu haline gelmesi, onların çevirilerinin yahut yazılarının eleştirilemez ya da dokunulamaz olması 2010lar Türkiye'sinde çok iyi yetişmiş, binbir türlü kaynağa ulaşabilen genç kuşak çevirmen ve filologların önünde aşılması gereken oldukça yüksek bir duvar. Yayınevileri bilgiye, birikime yahut bilimsel kaynağa bağlılığa değil de bir isme ve onun temsil ettiğini düşündükleri değerlere bağlı kalmayı seçtikleri sürece bu önyargı duvarı gittikçe yukarılara çıkmaya devam edecek. Günümüzde butik yayınevleri yeni mütercimlere, fikirlere "biraz" daha açık olsa da yine de yeterli değil. Şimdiye dek Maarif Matbaası'ndan çıkan eserleri dörte beşe katlamamız gerekirdi ki denemenin başında Burian'ın dediği gibi kendi büyük Türk edebiyatımıza başlayabilelim. Denemesini güzel bir temenni ile tamamlıyor, 1944de entelektüel anlamda ümit verici şekilde ilerleyen tercüme yolculuğu ona şunları söyletiyor:
"Yazı sanatında en güzel, en ulvi örnekleri tanıyoruz. Yakında kendi dilimizde de güzeli ve ulviyi seçip aramak itiyadını kazanmış olacağız. O vakit Türk edebiyatında Renaissance bir "emri vaki" olacaktır. Mademki millî edebiyatların hamuru, dünyanın ölümsüz eserlerini içine alan tercüme faaliyetleriyle yuğrulmuştur; geleceği soframızdan daima tok kalkacağımıza güven besliyebiliriz." (478)  
Siz 2017 yılının ortasında tok kalkabildiğinizi düşünüyor musunuz? 



*

Birkaç kez daha yazmış olabilirim lakin tekrarın zararı olmaz, Orhan Burian'in eserlerinin baskısı tükenmiş, bu kitap gibi bazıları özel aramalar sonucu ortaya çıkartılabiliyor. Yapı Kredi Yayınları Burian'in mektuplarını ve günlüklerini basmış maalesef baskıları tükendiği, ya da tükenmeye yakın olduğu için bulunamıyor. Yazıları, denemeleri, monografi ise Zeki Arıkan'ın çabaları sonucunda bir araya getirilerek iki kitap halinde basılmış. Zeki Arıkan'ın Orhan Burian'ın tanınması için verdiği çaba dikkate şayandır, şimdiye kadar hiçbir yerde bir arada yayınlanmayan yahut sadece bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerini de bir aryaya getirerek Burian'ın filolog kimliğine de dikkat çekmiş olur. 

Söylemek gerekir ki bu kitaplardaki yazılara başka kaynaklardan baktığınızda dilde farklılıklar bulabilirsiniz. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum, çünkü kitabın Önsöz'ünde bunlarda yayınlanan eserlerin olduğu gibi derlemeye dahil edildiğini yazıyor (vi). 

Umuyorum ki Yapı Kredi Yayınları, Burian tüm külliyatını basma işine girişir, bu kitapları ve yazılarını  gün yüzüne çıkartır. Türkiye'de İngiliz filolojisinde çok kısa fakat fevkalâde önemli bir isim olan Burian'in sonraki kuşaklara aktarılması gerektiğini düşünüyorum. 


*

Ortaçağ'da çevirinin gelişimi ve önemiyle ilgili Jacques le Goff'un Ortaçağda Entelektüeller kitabını öneririm.

* Cultural Translation in Early Modern Europe. Ed. Peter Burke and R. Po-chia Hsia. Cambridge: Cambridge University Press, 2007. (Erken Dönem Avrupa'da Kültürel Çeviri, çev. Ferit Burak Aydar, İş Kültür Yayınları, 2012)

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Cicero, "Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine"

Daha sık tutacağımı düşündüğüm Yazar-Okurun Defteri yazılarım maalesef tembelliğimin ağır basması yüzünden epey seyrek su üzerine çıkıyor.

*

Takip ediyor musunuz bilmiyorum ama İş Bankası Kültür Yayınları'nın Hasan Âli Yücel Klasikler serisi neredeyse her ay 2-3 kitap yayımlayarak büyümeye, serpilmeye devam ediyor. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dillerden yapılan çevirilerin yanı sıra Eski Yunanca ve Latince'den de hatırı sayılır eserleri Türkçe'ye kazandırmaya devam ediyorlar. Cengiz de Latince metinlerin çevirileriyle seriye destek veriyor. 

*

Geçtiğimiz ay, Cicero'nun Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine isimli kitabı yayınlandı. Metin Cicero'nun en rahat okunan eserlerinden biri (bir diğeri de belki Dostluk Üzerine'dir--Cengiz'e selam olsun, onu da bekliyoruz). 

Cicero yaşlılıkla ilgili düşüncelerini Yaşlı Cato'nun ağzından dinleyicilere sunuyor. Bunlar gerçekten Cato'nun görüşleri mi yoksa Cicero yalnızca onun ismini ve saygınlığını kullanarak kendi görüşlerini mi kaleme alıyor bilmiyoruz (ayrıntılı bilgi için bkz. "Sunuş", v-xvi). Metnin başında Cicero şöyle yazıyor: "Masalların saygınlığı az olur diye tüm sözü, Ciuslu Aristo'nun yaptığı gibi, Tithonus'a değil, yaşlı M. Cato'ya verdim, böylece konuşmanın daha büyük bir saygınlığı oldu" (4). Bu, Cicero'nun Cato'yu seçmesindeki niyetini de ortaya koyuyor diye düşünüyorum. Diyalog olarak başlayan eser daha çok Yaşlı Cato'nun monoloğuna dönüşüyor, öyle de tamamlanıyor. Cato'nun karşısında ise Laelius ile Scipio var.

Cato'nun içinde bulunduğu yaşlılık çağını rahatlıkla benimsediğini monolog boyunca görüyoruz. Öyle ki, sizi kitabın sonuna geldiğinizde ölümün o kadar da korkutucu bir şey olmadığını düşünür hale getiriyor. Yakın zamanda okuduğum, beni birçok konuda düşündüren bir kitap oldu, okumaya başlarken bunu beklemiyordum açıkçası, ismi "Yaşlılık Üzerine" olduğu için belki. Ama kitabı okuduktan sonra siz de göreceksiniz ki, düşünmeye başladığınız şey yalnızca yaşlılık olmayacak. Kitabı--yaşarsak--hepimizin bir şekilde yaşlılık çağına varacağımızı düşünerek yalnızca yaşlılara değil her yaştan insana öneriyorum.

*

Yayın haklarına takılmadan, "tanıtım amacıyla, kaynak göstermek şartıyla kısa alıntılar" paylaşmak istiyorum:

"(...) felsefe ne kadar övülse azdır, felsefeye uyan biri ömründeki her çağı sıkıntısız geçirebilir." (4)
"(...) yaşlılığa karşı en uygun silahlar ilimler ve erdemlerin eyleme dökülmesidir." (7)
"Kişi kendini savunur, hakkını korur, kimseye boyun eğmez, son nefesine dek yakınlarına hükmederse yaşlılığı saygın olur." (20)
"Doğa ya da tanrı, insanı hiçbir şeyin daha üstün olmayacağı akılla donatmış; hiçbir şey bu tanrısal armağan ve bağışa haz kadar düşman değildir, zira şehvetin rehberliğindeyken ölçülülüğe yer kalmaz, erdem hazzın krallığında asla barınamaz." (21)
"Zira haz düşünceye engel, muhakemeye düşmandır, tabir yerindeyse aklın gözünü kör eder, erdemle takas edilebilir bir şey değildir." (22)

*

Marcus Cincius Alimentus, "Cincius yasası" (Lex Cincia) diye geçen yasayı teklif etmiştir; buna göre avukatlar dava açıldıktan sonra armağan ya da bağış alamayacaktır (19.dn). Bu yasa aklıma Bacon'ın durumunu getirdi: bir yandan hukuk kariyeri diğer yandan politik kariyeri devam ederken Bacon bir davacısının verdiği bağışı kabul ettiği gerekçesiyle dava edilir, suçlu bulunur, birkaç gün Londra Kulesi'nde yattıktan sonra bir daha kamu hayatında çalışamama cezası verilerek sarayın dışına çıkartılır. Hayatının son 5 yılını felsefe-bilim metinleri üretmekle geçirir. 

Eser bana klasik dünyadan bir ismi daha öğretti: Ennius. Maalesef Latin şiirinin babası sayılan bu isimden bihaberdim. Kendisinden günümüze kalan şeyler fragmanlar halinde, başka yazarların anlatıları içinde yer alıyor. 

Yaşlı Cato'ya göre yaşlılık rahatsızlık vermez, bilakis hoşa giden bir şeydir. Nasıl ki gençler akıllı yaşlılarla vakit geçirmeyi sever, yaşlılar da iti karakterleri gençlere öğüt vermeyi, bu öğütler sayesinde onları "erdemleri arzulamayı yönlendirmeyi" (15) isterler:
"Öyle ki, etrafı gençliğin öğrenme arzusuyla çevrilmiş yaşlılıktan daha tatlı ne var?" (17) 
Gençleri eğitmeyi, yetiştirmeyi, onlara görev üstlenme yükümlülüğü aşılamayı yaşlıların bir görevi olarak görür Yaşlı Cato, "bundan daha üstün bir iş olabilir mi?" (17)


Yaşlı Cato Pythagorasçı yöntemle hafızasını güçlü tutmayı talim ettiğini söylüyor: tüm gün yaptığı, işittiği, söylediği şeyleri geceleri aklından geçirmek. Günlük hayatımızda sıklıkla duyduğumuz bir laftır "Ben daha sabah/akşam ne yediğimi hatırlamıyorum," belki de Yaşlı Cato'nun bu öğüdüne şimdiden kulak asmak gelecek yıllarımızda bizi daha rahat ettirebilir. Yalnızca bedene yapılan yatırımın yeterli olmayacağını da söylüyor Cato, zihne yapılacak yatırım daha iyi ve saygın bir yaşlılık için iyi olacaktır. 


fotoğraf: mehmet çelik (erguvankalem.blogspot.com)


Kitabın bir yerinde bitkilere, çiftçiliğe ve bahçelere olan merakından/düşkünlüğünden bahsediyor Yaşlı Cato. Bu merak yaşlılıkta mı geliyor bilmiyorum ama tanıdığım birkaç insanın yaş aldıkça bahçeye, bitkilere ilgi beslediğini gözlemledim. Belki de monologunun başında dediği gibi "sonraki nesillere bir şeyler bırakmak" için yaşlılık çağında bitkilere ilgi göstermeye başlanıyor. 

Yaşlı Cato monologunun bir yerinde vardığı sonuçta şöyle diyor; "gençlikte temeli atılan yaşlılığı övdüm" (32). Bir çeşit kazanılmış olan saygınlıktan bahsediyor, birisinin yalnızca yaşlı olduğu için saygı gösterilmesinden ziyade, "son döneminde onurlu bir şekilde varılan bir ömür, saygınlığın nihai ürünü"nün (32) elde edilmesinden. Ne ekersen onu biçersin, gençliğini kaliteli bir şekilde geçirenlerin yaşlılıktan korkmasına gerek yok gibi. Zaten yaşlılığını da gençliğinde olduğu gibi yoğun ve çalışmayla geçiren kimsenin farkına varmadan, yavaş yavaş yaşlanacağını söylüyor Cato, önemli olan ruhunuzun yaşlanmaması. Buna izin vermeyen isanların da yaşlandığı görülmemiştir. Doğal sürecin parçası olarak, yaşayabildiğimiz kadar yaşayıp sonra da öleceğimize göre, yaşadığımız her anı iyi geçirmek, çünkü yaşlılığın ürünü geçen iyi zamanın hatırası ve bereketidir. Yaşlı Cato'nun monologunu bitirdiği temenni ile bu yazıyı tamamlayalım:
"Yaşlılıkla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Umarım siz de bu çağa erersiniz de, benden duyduklarınızı tecrübe ederek onaylarsınız."


Künye: Cicero, Yaşlı Cato veya Yaşlılık Üzerine. çev. C. Cengiz Çevik. İstanbul: İş Bankası Kültür Yay., 2017. Baskı.     


>> Satın almak için Kitapyurdu || Oda Kitap 


Mehmet'in yazısı için bkz. || Cengiz'in yazısı için bkz.


10 Ocak 2017 Salı

Ahmet Hâşim, Bize Göre



Ahmet Hâşim, Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları. Haz. Nuri Sağlam. İstanbul: YKY, 2004
*

     Hâşim'in kitabını almama Orhan Burian'ın "Deneme Üzerine" isimli denemesi vesile oldu. Burian, Hâşim'in iyi bir denemeci olduğunu, batılı yoldaşlarıyla yarışabileceğini fakat bizim edebiyatta 'nesir' gibi müphem bir adla geçen deneme türünün yeteri kadar ün toplayamadığını söyler. Hâşim'in yanına Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de katar, Burian. Şayet başka dillerde olsalar uluslararası üne kavuşacaklarını da ekler.
     Elbette Burian'ın bu önerisini dinleyip Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de okuyacağım, fakat önce YKY'de denk gelip aldığım Hâşim ile başlıyorum.

*

     1928 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen yazıları daha sonra köşesinin ismiyle "Bize Göre" basılır. "Başlangıç" yazısıyla başlattığı köşesinde gazetelere dönük eleştirisini getirmeden bitirmiyor: "Gazetecilik ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine "müşteri" ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, tedricen sütunlarından "fikr"in bütün şekillerini süpürüp attılar" (15). Bir ticaret unsuru olan gazetenin müşterilerini baz alarak getirdiği eleştiri, günümüz için de pek yerinde. 
     "Gazi" yazısında Mustafa Kemal'i öyle bir tasvir ediyor ki, yalnız Hâşim onunla karşılaşmıyor, okuyucusu olarak siz de onunla birlikte görüyorsunuz Gazi'yi: "Hadekaları en garip ve esrarengiz madenlerden mansu bir çift gözün, mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlandığı asabî bir çehre... Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi... Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze bir uzviyet. Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor" (17-8).
     "Bir Teşhis" yazısında gününün edebiyatına getirdiği eleştiri 1928 yılı için bile olsa sanki bizim günümüze de yansıyor: "On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alâmetlerinden biri, kariin yeri mahsulâta karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır" (19). "Kürk" yazısında 1928 İstanbul'unun kadının kendini "tüylü bir hayvana" benzetmesini anlayamıyor. "Süleyman Nazif'in Mezarı" yazısında bu Osmanlı-Türk şairinin hâlâ bir mezarının olmamasının dert yanıyor. Adını ilk defa duyduğum şair epey ilgi çekici geldi, "Hz. İsa'ya Açık Mektup" isimli eserini ayrıca merak ediyorum. Şairliğinin yanında bir de vali olarak görev yapmış.

*

     Tüm denemeler için tek tek bir şey yazmam uygun olmaz, zira kitap YKY'de hâlâ satışta (hem de oldukça makul bir fiyata).  Hâşim'in gözlemleri ve teşhisleri-çoğunlukla-hâlâ güncel, keyifli. Burian'ın niçin "Bize Göre"yi deneme sınıfından saydığını anlayabiliyorum. Mamafih birkaç genelleyici laf edebilirim; Hâşim'in dili akıcı ve keyifli. Dilde "sadeleşme" evresinden önce kaleme alınan yazıları çok daha renkli ve karakterli. Kullandığı Arapça Farsça tamlamalar müthiş! Hepsi aklımda kalmadı fakat Nuri Sağlam'ın kitabın sonuna eklediği "Küçük Sözlük" oldukça kullanışlı. Sonrası için dönüp dönüp bakılabilir. Bu sözlüğü hazırlarken nereden yararlandığı bilgisi verilmemiş. 
     Mamafih kadınlarla ilgili talihsiz açıklamaları var. Özellikle son yazısı "Cazibe"de: "Bize göre daime şundan ibaret kalacaktır: Çok konuşmamak ve yılıkşmamak" (72). Bu sözleri cazip bir kadında olması gereken vasıfları sıralarken sarf ediyor. Hâşim'e göre kadının cazibesi çok konuşmamasında. "Erkekleşme" yazısında da çalışan kadına dönük basmakalıp laflar ediyor.
    
*

     Kitabın ikinci kısmı, Bir Seyahatın Notları, başka bir yazının konusu olacak.


15 Ekim 2016 Cumartesi

Orhan Burian, Günlük (1950-1952)

     Eylülde Bursa'ya yaptığım bir seyahat kitaplığıma epey yaradı: Uzun süredir aradığım, fakat yeni baskısı olmadığı için bulamadığım Orhan Burian'in hem Günlük (1950-1952) hem de Mektuplar'ına Bursa'nın ilk Yapı Kredi Yayınları Kitabevi'inde denk geldim. [Burada yine baskısı bittiği için bulamadığım birkaç başka YKY kitabını daha kitaplığıma ekledim, onları başka bir yazının konusu edelim.]


     Orhan Burian (1914-1953), Kabataş Lisesi'ni tamaladıktan sonra, Cambridge'e İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaya gider. Üç yıl geçirdiği Cambridge'ten sonra, Ankara'da DTCF'sinde göreve başlar. Fakültede verdiği derslerin dışında bir de Türk-Alman Derneği'ne Türk edebiyatı dersleri verir; Muhsin Ertuğrul için tiyatro eserleri çevirir; kitap çevirileri ve makalelerle uğraşır. Ünlü Ufuklar ardında Yeni Ufuklar dergilerini çıkartır, Yücel dergisine çeviriler yapar. Daha yazamadığım bir sürü işi-gücü kırk yıllık kısacık bir ömürde tamamlamaya çalışır. 

     1950 yılının başında "çok kolay unutan bir hafıza için geçen günleri, hiç olmazsa onların hadise iskeletlerini kaydetmek iyi olur," (25) diyerek başladığı günlüğünü 1952 Kasım'ına dek tutar. Ömrünün son iki yılını kapsayan bu günlükleri okumak hakikaten keyifli. Burian, akademik olarak seyahatnameler üzerine çalışır, kendi günlükleri de--bilerek yahut bilmeyerek--birer seyahatnameye dönüşür: ilk defter Ankara'dan Londra'ya yaptığı araba yolculuğunu, bu yolculuk sırasında başından geçenleri, gördüklerini, aldıklarını, yediklerini-içtiklerini anlatır. İkinci defterdeyse Türkiye'de yaptığı çeşitli seyahatleri Ankara'dan Çorlu'ya, İstanbul'a, Edirne'ye, Edremit'e, Bergama'ya yaptığı yolcuklukları anlatır.


Gördüklerini detaylı bir şekilde tasvir etmeye çalışır; gördüğü insanların dış görünüşlerini neye benzediklerini okurken gözünüzde canlandırabilirsiniz. Bunu gördüğü mimari yapılar için de yapar Burian, belirtmek gerekir ki, mimariye duyduğu alaka gözden kaçmayacak kadar büyüktür. 

Londra seyahatının neredeyse her akşamında bir konsere, baleye yahut tiyatroya gitmiş, bunların kısa yorumlarını günlüğüne not etmiştir. Bazıları: (oyun) Orson Welles'in Othello'su; (oyun) T. S. Eliot, Cocktail Party; (bale) Ballets de Champs Elysees; (konser) Sibellius, Bartok, (oratoryo) Sir Edward Elgar, Dream of Gerontuis. Dönüş yolculuğunda, uçaktayken çıkarttığı listeye göre İngiltere'deyken 25 tiyatroya (£ 15.8) 16 bale ve konsere (£ 5.11) gitmiş. Bu yalnızca yurtdışındayken yaptığı bir şey de değil, Ankara'ya döndüğünde ya da İstanbul'dayken de sık sık bir oyuna yahut konsere gidiyor. 


Burian'ın Günlük'ünden alıntılanacak çok şey var, ama hem yazarına hem hazırlayan Prof Zeki Arıkan'a haksızlık olmaması için kitabı almanız daha hayırlı olacaktır. Fakat Köylüyü Okutma Cemiyeti'ne yazdığı şu yazıyı alıntılamak istiyorum: 

     1950 Kasım'ında Köylüyü Okutma Cemiyeti diye bir cemiyet kurulacakmış. Fikir almak için DTCF'sinden bir grup toplanmış, Burian'da bunların içinde. Heyete fikirlerini yazarak iletiyor, o zaman ne söylediyse ne önerdiyse, hâlâ çok güncel. Diyor ki "Okuma bir vasıtadır. Aydınlanmak üzere bir kullanılacak bir vasıta" (41). Şimdi vasıtaların çoğaldığını da göz ardı etmiyor, sergi, sinema, radyo da birer aydınlanma vasıtası sayılabilir diye de ekliyor. Günümüzü görse teknolojiyi de bunun bir parçası haline getirirdi bence. "Halkta okumaya, aydınlanmaya alaka uyandırmak başarabileceğiniz en tesirli, en hayırlı iştir," (41) diyor. Yalnızca halkta değil herkes için geçerli bir yöntem bu, alakanın önünü alamazsınız. Burian ekliyor, "Köylü traktörü ne için istiyorsa, kitabı da onun için istediği gün okumaktan bir fayda görmüş olacaktır" (41). Zannediyorum, eğitimcilerin ve ebeveynlerin dikkatini çekmiştir. Yazısının tamamı için: 


   
  Orhan Burian'ın kaleminden çıkan bu iki kitap bir de Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları'ndan çıkan Denemeler Eleştiriler (Ankara, 2004) kitabı var. Prof Zeki Arıkan girişimleriyle Burian hakkında birçok kaynağa ulaşılabilir oldu, gerek bu hazırladığı kitaplar gerekse 2004 yılında yaptığı anma toplantısı, O'nun hakkında ziyadesiyle yazılı kaynak çıkmasına vesile oldu. Burian'in yeğeni Kısmet Hanım, dayısının kitap ve arşiv malzemelerini 
Yapı Kredi Yayınları'na (YKY) bağışlamış. YKY Burian'in edebi mirasının vekilidir ve--kendisine çalışmalarından dolayı teşekkürü borç bildiğim--Prof Zeki Arıkan'ın çalışmaları sayesinde Burian'in üç kitabı da buradan çıkmıştır.  En son 2006 yılında Orhan Burian'in kitabı basılmıştır, yeniden baskıya hiçbir kitabı girmemiştir. Dilerim ki Burian üzerine yapacakları çalışmaları devam ettirirler, istenirse ve elimden gelirse ben de çalışmalara dahil olmaya hazırım.

Şimdi sıra Mektuplar'ında.


--

Burian, Orhan. Günlük (1950-1952). Haz. Zeki Arıkan. İstanbul: YKY. 2006. Baskı.
Burian, Orhan. Mektuplar. Haz. Zeki Arıkan. İstanbul: YKY. 2006. Baskı.









22 Mayıs 2016 Pazar

Nasıl daha fazla kitap okunur?

Geçen akşam Twitter'da gezinirken Open Culture'in sayfasında "Tips for Reading More Books In a Year" ("Bir Yılda Daha Fazla Kitap Okuyabilmek İçin Tiyolar") bağlantısını görünce hemen girdim, neler önerilmiş, neyi yanlış ya da eksik yapıyorum diye. İnternette gezinmenin herkese yaptığı o şey oldu; bağlantılar birbirini takip etti, gecenin sonunda kendimi İpad'de Austin Kleon kitabını okurken buldum. Steal Like An Artist (Sanatçı Gibi Çal?), öyle "ciddi", "ağır" kitaplardan değil tahmin edersiniz ki. Minicik bir kitap, daha çok resim ve çizimlerden oluşuyor. Çok yorgun olduğunuz bir akşam böyle geçirilebilir belki (kitap yarım saat bile sürmedi ama olsun :)). 

Kitabın alt başlığıysa şöyle: "Yaratıcı Olmakla İlgili Kimsenin Size Söylemediği 10 Şey". Alttaki fotoğrafta da görülebileceği gibi Kleon daha yaratıcı olmanız için ihtiyacınız olduğunu düşündüğü 10 maddeyi sıralamış. Aslında Kleon, yaratıcı alanlarda çalışan, mesai harcayan hemen herkesin kendi kendine şöyle ya da böyle bulduğu yöntemleri, bahaneleri, rahatlatma cümlelerini, tavsiyeleri, motivasyon cümlelerini bir araya getirerek yaptığı çizimlerle birlikte yayımlamış. (Aşağıdaki liste de onun çizimlerinden birisi.)  

Kleon'un 10 maddesi
Kitap "yaratıcı alanlar" diye bahsedilen alanlardan birinde çalışmak isteyen, üretmen isteyen genç insanlar için yararlı olabilir. Zira daha tam olarak "büyüdüğünde" ne olacağını bilmeyen ama masa başı ya da ofis işlerinden herhangi birinde olmak istemediğini bilen üniversite tercihi yapacak genç dimâğlar için belki de yol üzerinde bir dönüş, ya da yol üzerinde kendilerinden daha emin adımlarla yürümeleri için bir sebep olacaktır.

Kitap, Picasso'da Kafka'ya, Tom Waits'ten Flaubert'e, Jack White'tan Maira Kalman'a kadar birçok farklı alandan yaratıcı insanların alıntılarından derlenmiş. Bu noktada yaratma derdinin yalnızca sizin ve Kleon'ın paylaştığı bir şey değil, daha büyük bir "sorun" olduğunu daha net görebilirsiniz.

Kleon için en önemli maddelerden birisi--kitap boyunca da görülebileceği gibi--okumaktır. Yazarın okumak, okumaya daha fazla zaman ayırmak, daha kaliteli okuma zamanları yaratmak üzerine epey düşünmüşlüğü var sanırım ( bkz. 1 - 2 ). Bu konuda çok da yalnız sayılmaz* birçok gazete, blog "nasıl daha fazla okunabileceğine" dair tüyolar veren yazılarla dolu. Her ne kadar teknolojiyle birlikte daha çok okuduğumuzu farz etsek de aslında okumak yerine göz gezdiriyoruz, ya da şöyle bir bakıyoruz. Twitter'da ya da Facebook'ta her karşınıza çıkan bağlantıya tıklamadığınıza eminim, hatta ilginizi çekip tıkladıklarını bile daha sonra okumak üzere Pocket, Read Later gibi uygulamalara kaydederek onları gerçekten okuma işlemini ileri tarihlere öteliyorsuzundur. 

Açıkcası çok fiyakalı laflar yazılacak ya da fazla fazla övülecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum--hatta yer yer fazlasıyla klişe--ama içinde hoşuma giden, ya da içten içe bildiğim ama başkasından duyunca (ve hatta okuyunca) "bak tek değilmişim" hissini veren kısımları var.











14 Ekim 2014 Salı

"Yazmak Üzerine Notlar"

Geçenlerde yaptığım bir yürüyüşün Remzi'de sonuçlanmasıyla edindiğim Jules Renard'ın kaleminden çıkan Yazmak Üzerine Notlar, Orçun Türkay çevirisiyle Sel Yayıncılıktan Ağustos ayında çıkmış. Sel Yayıncılık'ın yıllar önce tanıştığım bu, Geceyarısı Kitapları, serisi bana pek eğlenceli gelmişti, o zamandan beri nerede denk gelsem bir iki tanesini alarak seriyi tamamlamaya çalışırım (bazı güzel serilerde bunu yapıyorum, tamamını almaya çalışıyorum, bir diğeriyse Dost Kitabevi Yayınları'nın Babil Kitaplığı). Serideki diğer--aforizmatik--kitaplar gibi bu kitap da çalışmaya ara verildiğinde, kaave içerken, ya da yolculuk yaparken şöyle hafif ama güzel şeyler okuyayım, aklımda/kalbimde yer etsin, defterlerimi not düşeyim tadında bir kitap. Cumhuriyet Bilim ekinin bazı haftalar sayfalarının üstü ayılmadan basılır, düşününki Geceyarısı Kitapları'nın her biri böyle basılıyor, kitaplardan birini almaya karar verirseniz okurken yanınıza bir mektup açacağı ya cetvel türü bir şey bulundururak sayfalarınızı yırtmadan açma riskini azaltabilirsiniz. Bu özelliği seriyi eğlenceli bulmamdaki temel sebep sanırım. :) Renard'ın ilk okuduğum satırları bunlar, belki ileride romanlarına da bakarım fakat kendisini düzyazı ile okumaya başlamış olmak benim için daha heyecan verici oldu. 

Buraya, kitaptan telif haklarını ihlal etmeden, birkaç alıntı ile bu kitap hakkında biraz fikir sahibi olmanıza yardımcı olayım: 




"İroni insanlığın edebidir."


"Düzyazıyı, tadına bakmadan önce krema gibi soğumaya bıramak gerekir."


"Yaşamı en yalın ifadesine indirgemeli." 


"Yalnız, demek ki kitapsız kaldığım anda vasat birine dönüşüyorum: Derinliğim azalıyor." 


"İnsan kendi özgünlüğünü edinmeden önce nelere katlanıyor."


"Bir kitabı çözümlemek mi? Peki ya evdeki bir konuk olgun bir şeftaliyi yerken, görmek için parçalarını ağzından çıkarsaydı, ona ne derdiniz?"


"Özgür insan, aklını sonuna dek zorlamaktan çekinmeyen kişidir." 


"Okumalarımızın her biri filizlenen bir tohum bırakır ardında."





*