10 Ocak 2017 Salı

Ahmet Hâşim, Bize Göre



Ahmet Hâşim, Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları. Haz. Nuri Sağlam. İstanbul: YKY, 2004
*

     Hâşim'in kitabını almama Orhan Burian'ın "Deneme Üzerine" isimli denemesi vesile oldu. Burian, Hâşim'in iyi bir denemeci olduğunu, batılı yoldaşlarıyla yarışabileceğini fakat bizim edebiyatta 'nesir' gibi müphem bir adla geçen deneme türünün yeteri kadar ün toplayamadığını söyler. Hâşim'in yanına Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de katar, Burian. Şayet başka dillerde olsalar uluslararası üne kavuşacaklarını da ekler.
     Elbette Burian'ın bu önerisini dinleyip Falih Rıfkı ile Refik Halit'i de okuyacağım, fakat önce YKY'de denk gelip aldığım Hâşim ile başlıyorum.

*

     1928 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen yazıları daha sonra köşesinin ismiyle "Bize Göre" basılır. "Başlangıç" yazısıyla başlattığı köşesinde gazetelere dönük eleştirisini getirmeden bitirmiyor: "Gazetecilik ticaret mahiyetini aldıktan sonra, kendisine "müşteri" ismi verilmesi daha doğru olan kariin hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, tedricen sütunlarından "fikr"in bütün şekillerini süpürüp attılar" (15). Bir ticaret unsuru olan gazetenin müşterilerini baz alarak getirdiği eleştiri, günümüz için de pek yerinde. 
     "Gazi" yazısında Mustafa Kemal'i öyle bir tasvir ediyor ki, yalnız Hâşim onunla karşılaşmıyor, okuyucusu olarak siz de onunla birlikte görüyorsunuz Gazi'yi: "Hadekaları en garip ve esrarengiz madenlerden mansu bir çift gözün, mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlandığı asabî bir çehre... Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi... Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, terütaze bir uzviyet. Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor" (17-8).
     "Bir Teşhis" yazısında gününün edebiyatına getirdiği eleştiri 1928 yılı için bile olsa sanki bizim günümüze de yansıyor: "On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alâmetlerinden biri, kariin yeri mahsulâta karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır" (19). "Kürk" yazısında 1928 İstanbul'unun kadının kendini "tüylü bir hayvana" benzetmesini anlayamıyor. "Süleyman Nazif'in Mezarı" yazısında bu Osmanlı-Türk şairinin hâlâ bir mezarının olmamasının dert yanıyor. Adını ilk defa duyduğum şair epey ilgi çekici geldi, "Hz. İsa'ya Açık Mektup" isimli eserini ayrıca merak ediyorum. Şairliğinin yanında bir de vali olarak görev yapmış.

*

     Tüm denemeler için tek tek bir şey yazmam uygun olmaz, zira kitap YKY'de hâlâ satışta (hem de oldukça makul bir fiyata).  Hâşim'in gözlemleri ve teşhisleri-çoğunlukla-hâlâ güncel, keyifli. Burian'ın niçin "Bize Göre"yi deneme sınıfından saydığını anlayabiliyorum. Mamafih birkaç genelleyici laf edebilirim; Hâşim'in dili akıcı ve keyifli. Dilde "sadeleşme" evresinden önce kaleme alınan yazıları çok daha renkli ve karakterli. Kullandığı Arapça Farsça tamlamalar müthiş! Hepsi aklımda kalmadı fakat Nuri Sağlam'ın kitabın sonuna eklediği "Küçük Sözlük" oldukça kullanışlı. Sonrası için dönüp dönüp bakılabilir. Bu sözlüğü hazırlarken nereden yararlandığı bilgisi verilmemiş. 
     Mamafih kadınlarla ilgili talihsiz açıklamaları var. Özellikle son yazısı "Cazibe"de: "Bize göre daime şundan ibaret kalacaktır: Çok konuşmamak ve yılıkşmamak" (72). Bu sözleri cazip bir kadında olması gereken vasıfları sıralarken sarf ediyor. Hâşim'e göre kadının cazibesi çok konuşmamasında. "Erkekleşme" yazısında da çalışan kadına dönük basmakalıp laflar ediyor.
    
*

     Kitabın ikinci kısmı, Bir Seyahatın Notları, başka bir yazının konusu olacak.


22 Kasım 2016 Salı

MONTBLANC No: 32

Yıllar önce dolmakalem kullanmaya ilk başladığımda yanlış hatırlamıyorsam babam bana Lamy Safari ve Montblanc mürekkep almıştı: Lavender Purple ve Oyster Grey. Bunlar Montblanc'ın  60 ml'lik klasik serisinden mürekkepler, hâlâ satışları var. Çok bereketli mürekkepler olduğunu söylemeliyim, bundan yaklaşık 8-9 yıl önce almıştım ve şişelerin neredeyse yarısı hâlâ dolu.  Kutuların üzerlerindeki güvenlik bantların üzerinde bir de "son kullanım tarihleri" var, buna göre benim bu yılın başında mürekkeplerimi çöpe atmam gerekirdi. Ama mürekkepin son kullanım tarihi olduğuna falan inanmıyorum, ayrıca hâlâ aynı parlaklıkta yazabilen güzel pigmentli mürekkeplerimi niçin çöpe atayım ki. Zamanla yalnızca klasik seriden mürekkep değil aynı zamanda sınırlı sayıda ürettiği mürekkeplerden de almaya başladım, Ink of Love (Kırmızı), Ink of Friendship (Turkuaz), Leo Tolstoy (Skyblue) gibi. Leo Tolstoy mürekkebi aynı zamanda videoda kullandığım mürekkep.



Mürekkeplerini kullanmama rağmen hiç bir Montblanc kalemim olmamıştı, ta ki geçen gün bana alınana dek. :) Gerçi ara ara Meisterstück serisine göz atmıyor değildim, tahmin edersiniz ki bu kalemleri maddi olarak karşılamak epey külfetli bir iş-en azından benim için-o yüzden bir süre sonra yalnızca vitrinde görüp beğendiğim kalemler listesinde kaldılar. İsmi burada ve Klasik Hümanizm videolarında sık sık geçen Murat ustayla tanıştıktan sonra hiç yeni (1.elden) kalem almadım. Onun eline gelen 50lerden, 60lardan, 70lerden kalemler aldım. Eski kalemleri kullandıkça da yeni tarihli kalemlerden iyice uzaklaştım, Lamyler ya da Kawecolar ikici, üçüncü sıralarda düştü. Öyle ki uzun süredir içlerine mürekkep bile çekmiyorum. Kartuşlu oldukları için uçak seyahatelerinde yanıma alıyorum. Mürekkepsiz bırakmadığım ve yanımdan neredeyse hiç ayırmadığım Sheaffer Imperial IV Touchdown ya da Parker 25 ya da Sckriss 71 gibi. :) Mehmet'in blogunda alıntıladığı bir yazıda Montblanc'ın Başkan Yardımcısı Sönke Tornieporth şöyle diyor:
Montblanc’ın bilgisayara yenik düştüğünü söyleyenler var ama bu böyle olmadı. Bizim kalemlerimizi alanlar için yazı bir fonksiyon değil, onlar için tutku.




Montblanc No: 32 1960ların başında Almanya'da üretilmiş bir kalem. Videodan görebileceğiniz gib mürekkep camı diyebileceğimiz bir kısmı var, hemen kapağın vidalandığı yerde. Böylece içinde ne kadar mürekkep kalıp kalmadığını görebiliyorsunuz. Aşağıda fotoğrafta kalemin piston kısmını görebilirsiniz. Vidayı ters yönde çevirdiğinizde pistonun aşağıya doğru indiğini görebilirsiniz, kaleminizi hemen bir mürekkep şişesine batırıp yavaşça vidayı sıkmaya başlayın. Mürekkebin yavaş yavaş hazneye dolduğunu o minik pencereden göreceksiniz. Kalemin sade ve şık tasarımının yanında ucu da ayrı güzel. 14 kr altın, F mi yoksa M mu söylemek gerçekten zor. Videodan da görebileceğiniz gibi hafif bir eğriliği var, bu ucun oblik olmasından kaynaklanıyor. Hem de sağ oblik, yani benim gibi solaklar için ideal. Hafif kapalı uc-benim için-tam kararında esneme yapıyor. Normal çok ıslak yazan kalemleri kullanamıyorum. Fakat bu uç ne kuru kuru yazıyor ne de kâğıdınızı mürekkebe boyuyor. Bence tam da olması gerektiği gibi yazıyor. 





Belki okumuşsunuzdur, bu ayın başında kısa bir süreliğine Dubai'ye gittim. (Anca ilk günü yazabildim, diğer günlere de geleceğim umarım.) Tüm seyahatte en çok neyden keyif aldığımı sorarsanız The Dubai Mall'un içindeki Montblanc mağazasında geçirdiğim 2 saate yakın süreden. :) Mağazayı bulup girme sebebim bu yıl çıkan Shakespeare serisinin Velvet Red mürekkebini almaktı. Türkiye'ye bir türlü gelemeyen bu mürekkebin artık ciddi ciddi tükendiğini düşünüyorum. Zira Dubai'de girdiğim 3 büyük Montblanc mağazasında da bu mürekkep bulunmuyor. Ama şansıma dünyanın en tatlı satıcısına denk geldim, Serouj. Mağazaya kalemlerle ilgili birilerinin sık gelmediğini düşünüyorum, benim mürekkeplerin olduğu yere giderken ki heyecanıma biraz şaşırmıştı Serouj. Sonra kalemler üzerine konuşmaya başlayınca epey keyifli bir muhabbet başladı. Şu aşağıda gördüğünüz deneme çekmecesindeki tüm kalemlerle yazmama izin verdi. :) Bu, Türkiye'ye başınıza gelebilecek bir şey değil maalesef. Almak istediğiniz kalemi bile deneyemediğiniz tuhaf bir satış anlayışı var. Mürekkebi bile rengini görmeden alacağınız neredeyse. Neyse bizdeki sistemi eleştirme konusu başka yazıların olsun.

Aşağıdaki kalemlerin her biri altın uçlu Meisterstück 149. Denemek istediğiniz ucu seçiyorsunuz ve önünüze kâğıdın kenarlarına soğuk baskı ile Montblanc logosu basılmış 1.sınıf kâğıttan bir defter geliyor. Elime almaya bile çekindiğim kalemleri Serouj özellikle tek tek denetti, bunları satın alamayacağımı söylediğim halde. Bu klasik serinin yanında bana-elbette mürekkep çekmeden-limitli Shakespeare serinin dolmakalemini, Tolstoy dolmakalemini, Brahms dolmakalemini ve yeni çıkan Montblanc M serisinin dolmakalemini de denetti. Ne kadar teşekkür etsem az. Satın almak için girdiğim mürekkebi alamadım ama klasik seriden mürekkep alıp mağazadan çıktım, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle. Güzel bir hatıra olarak kaldı bana. 

Bunun üzerine bir Montblanc kaleme sahip olmam da hoş bir tesadüf oldu. 




Son olarak, Montblanc yazarlar serisine neredeyse her yıl yeni bir yazar ekleyerek büyüyor. Bizim de son sayımızda haberler kısmında tanıttığımız Montblanc Tolstoy dolmakalemi ve yeni çıkan Montblanc M dolmakalemi şöyle:





11 Kasım 2016 Cuma

Dubai, UAE

Bir vesileyle dünyanın hiç de merak etmediğim bir şehrine, Dubai'ye gitmem gerekti. 4 gün süren bu seyahati anca İstanbul'a döndükten sonra buraya geçirebiliyorum. 




Yolculuk Gecesi 

Fly Dubai ile uçuşumuz 00.45de olması gerekirken daha evden bile çıkmamışken 2 saat rötar aldık. Buna rağmen evden yine de oldukça erken çıktık ve daha 00.00 olmadan havaalanındaydık (!). Bavulları x-ray'den geçirdik, ülkeden çıkıp başka bir ülkeye gitmek için aldığımız pahalı vizelerimizin yanı sıra bir de "çıkış pulu" isimli kelle başı 20 liralık pullarımızı da aldık, pasaportların içine yerleştirdik. Oldu mu saat 00.10. Fly Dubai'nin bankosuna gittik, check-in yaptığımız için yalnızca bavulları aşağıya vermek için uğraştık. Yeni belirledikleri bir kurala göre bavul başı 32 kg olmak zorunda. Yoksa terazi bavulu aşağıya atıyormuş. Bavullar arası bölüştürmeyi yaptık. Oldu mu saat 00.40. Saat 3 küsüre kadar bekleyeceğiz bari birer kahve içelim diyerek Sabiha Gökçen'in dış hatlar kısmında üst kattaki Starbucks'a çıktık. Meğer 00.00-04.00 arası Starbucks hizmet vermiyormuş. Gece yarısı uçuşunuz varsa Starbucks'tan kahve almayı unutun. Bir de üzerine orada çalışan genç adam gelip bizi oturduğumuz koltuklardan temizlik yapacağı bahanesiyle kovdu. Bir Starbucks çalışanı tarafından kovulduk! Twitter'dan Sabiha'ya yazdım ama çok da umurlarında olduğunu sanmıyorum. Açıkcası gecenin o saatinde istediğim tek şey kahveydi, o yüzden ben de çok üzerinde dur(a)madım. Saat daha 01.00 bile olmamıştı ve en az 2 saat daha uçağı beklememiz gerekiyordu. Neyse ki alt kattaki Kahve Dünyası sabaha kadar açıkmış. İlk başta gördüğümde burun kıvırdığım Kahve Dünyası'na mecbur kaldım. Orada uçuşumuzu bekledik. Uçak saati yaklaşıyor diye kalktığımızda panoda yine rötar olduğunu gördük. Bu sefer 1.5 saat. Muazzam başlayan bir yolculuk. Tüm gece bekleme süresi haylice sinir bozucu, sıkıcı ve izdırapla geçti. Nihayet uçağa bindiğimizde saat 05.30 civarındaydı. 03.30 saat süren yolculukla Dubai'ye ulaştık.


Costa Coffee
(İngiltere'nin en büyük kahve zincirlerinden)
1.GÜN



Uzunca rötar yemiş uçağımız sonunda Dubai Havaalanına indiğinde buranın saatiyle (GMT +1) 09.00 civarıydı. Uçaktan çıktıktan sonra bir shuttle ile havaalanına girdik. Ülkeye giriş yapmak için önce retinalarımızın tarandığı ve pasaportlarımızın kontrol edildiği bankolara gittik. Burada görevliler retinanızı bir makinaya okuturken diğer yandan da A4 kağıdına çıktı aldığınız tek girişilik vizenizi kontrol ediyorlar. Retinalarımız tarandıktan sonra ülkeye kabul edildik. Bavul alma kısmına gitmek için birkaç X-ray makinasından el bagajlarımızı geçirdik. Koy, kaldır, koy, kaldır. Sonra bavullarımızı aldık sonra havaalanın bu kısmını da ardımızda bıraktık. Çıktığımda ilk gördüğüm şey Costa'ydi. Bir an için kendimi İngiltere'ye inmiş gibi hissedip heyecanlandım ama yalnızca bir an. Küçücük masum bir an. Kiraladığımız arabayı almak için otoparka çıktık, sağını solunu kontrol edip hemen içine atladık. Zira hava 40 derece, hissedilen belki biraz daha fazla, biraz esiyor ama o da sıcak hava dalgası. Deriniz biraz geriliyor, sıcaktan batıyor gibi hissediyorsunuz. Kiralama şirketindeki adam çıkış belgemizi 100m ilerideki çıkış kapısına getirmek için arabaya bindi. Meğer burada kimse yürümüyormuş. Havaalanından şehre doğru yola çıktığımızda bu durum iyice belli oldu. Sokaklar bomboş, klimalı otobüs ve metro durakları da öyle. Sabah, öğlen, akşam sokakta insan görmek çok zor. Belki 1 ya da 2 insan görebilirsiniz, onlar da eminim çok yakındaki bir yere yürüyordur. Downtown Dubai'de yürüyerek gideceğiniz yerler zaten yok gibi. (Eski Dubai tarafı başka bir macera.) Etrafta gördüğümüz arabaların tamamının camı kapalı, klimalar köklenmiş. Sigara içenler bile camları açmadan içiyordu.  

Hava sıcaklığı 40'i geçmiş bile olabilir artık. Biz 12 saatten fazla süren açlığımızı söndürmek için yemek yeri arıyoruz. Marina bölgesine iniyoruz, havaalanına yakın sayılır. Orada Türkiye'den de görüp bildiğimiz Big Chefs Studio'da karar kılıp hemen giriyoruz. İklimlendirilmiş arabadan Arap coğrafyası sıcağına çıkmak korkunç olsa da bunu yapıyoruz. Meğer Big Chefs Türk markasıymış, ben Dubai'de öğrendim. Bizimle ilgilenen kadın çok tatlıydı. Fakat İngilizceleri facia, aksanlarından kurtularak sipariş vermeye çalıştık. Benim grubumdakiler ortaya bir "Türk kahvaltısı" söyleyince, garson uyandı "Türkiye'den misiniz? Ne zamandır buradasınız?", "Yalnızca bir kaç saattir," diye cevap verince kadın epey güldü. :) Yemeğimizi yedik, üzerine bir de yorgunluk kahvemizi içtik. Oh mis. 

Palmiye Adası
(Palm Jumeriah)


Buradan çıkarak Dubai'nin meşhur deniz doldurma yöntemiyle yapılmış Palmiye Adası'na (Palm Jumeriah) gittik. Bu ada karaya deniz altı köprüsüyle bağlı, oradan geçerek palmiyenin gövdesini oluşturan kısma çıkıyorsunuz. Sonra villanız hangi kolsaysa o yöne ilerliyorsunuz. Biz burada kalmadık, o yüzden villa peşine gitmedik. Buranın "ünlü" şeylerinden birisi olduğu için bizi görelim diye buraya getirdiler. Adanın uç kısmında devası bir otel var, Atlantis Otel. Burası aynı zamanda turistik bir alan. Gezi otobüslerine binen insanlar 120 dirhem karşılığında oteli gezebiliyorlar. Otelde kalanlar elbette var, hatta yer bulması bir hayli zor da oluyormuş. Bu parayı yalnızca otel binasını görmek için veriyorsunuz. Zaten bu büyük otellerin turist girişi ile misafir girişleri ayrı. Otel Atlantis mitinden etkilenilerek yapılmış, en azından dedikleri şey bu. Adanın en lüks oteli, içinde kocaman akvaryumlar var. 

Atlantis Otel, Jewel Suit



Yalnızca otel binasını gezmek için para veriyor olmak bana çok tuhaf geldi ama anlatılana göre buranın turistik gezileri de böyle oluyor. Sizi bir tur otobüsüne bindiriyorlar ve Downtown  Dubai, yeni Dubai'nın binalarını gezdiriyorlar. Üzerine bir de sayısız AVM'sine götürüyorlar. Havanın çok sıcak olduğunu söylemiştim, klimaları arabadan inmek ya da otelden çıkmak pek istemiyorsunuz. Bu otelin önünden azıcık yürüyelim diye arabadan indik fakat binbir pişman olduk tabii. Hızlıca birkaç fotoğraf çekip hemen arabaya ve serine kavuştuk. 


Atlantis Otel


Palmiye Adası'ndan sonra otelimize giriş yapmak için yola çıktık. Jumeriah Beach Resort (JBR) denilen bir yerde kaldık. Otele giriş yapmayı beklerken naneli limonata shotları ve buz gibi havlular getirdiler. O sıcakta soğuk havluyu yüzüne koymak öyle güzel geliyor ki. :) Odalara dağıldıktan bir saat sonra Dubai'nin meşhur outlet AVM'sine gitmek üzere dışarıya çıktık. 

Girişte Shakespeare and Co. gördüm, hemen aklıma başka yerler geldi ama burası yalnızca bir kafeydi. İçerisi kocaman, tek katlı bir yer. İsmini maalesef hatırlamıyorum. Ama çok bilindik bir yermiş. Çin koridoru, Hint koridoru gibi birkaç koridora bölünmüş şekilde tasarlanmış. İçeride mağazalar bu koridorlara göre düzenlenmemiş, yalnızca koridor tasarımlarını o ülkelere göre yapmışlar. Aşağıda da fotoğraflarını görebilirsiniz, koridor tasarımları bu şekilde. Bir gemi maketi var, büyükçe,  Dubai'ye ilk bu gemiyle gelindiği düşünülüyor. O yüzden birkaç yerde maketleri karşınıza çıkabilir.

Las Vegas için söylenen bir şey vardı, belki duymuşsunuzdur, "içeriyi hep gün ışığında tutuyorlar, içeriye hep temiz hava veriliyor" falan gibi. Bakın aşağıdaki bulutlu gök tavan boyaması bir AVM içinden. Las Vegas kumarhaneler için neyse Dubai'de AVMler için o denebilir. Bir de AVMlerin geceleri kapanmadığını düşünürseniz, neredeyse sınırsız bir "alışveriş keyfiniz" olabilir. Zannediyorum mağazalar 00.00.-01.00 civarında kapanmış oluyor ama genel olarak AVM açık. Bu mekanları kültür merkezleri haline getirmişler, içlerinde dalış tankları, akvaryumlar, heykeller, çağdaş sanat galerileri yahut sergileri var. Yani Dubai'de AVM'ye gitmek yalnızca AVM'ye gitmek olmuyor. (2. Günde gittiğimiz the Dubai Mall'da olduğu gibi).

Shakespeare and Co.

Dubai'ye gelinen gemiler






Bu adını hatırlayamadığım outlett AVM'sini gezdikten ve çok acıktıktan sonra artık bir şeyler yeme zamanıydı. Fast food tipi şeyler bir hayli var, ben normalde de yemediğim için çok ilgi çekici gelmediler. Bir başka yere geçtik yemek için: Souk Madinat Jumeirah. Bir  başka AVM ama tam da değil gibi. :) Burası Venedik gondollarıyla (!) nehrinde yolculuk yapabileceğiniz, alışveriş yapıp yemek yiyebileceğiniz yahut konaklayabileceğiniz bir AVM. Burj Al Arab'a güzel bir açıdan bakıyor, büyük ihtimalle bunu planlayarak yapmışlardır. Biz akşam vakti geldiğimiz için gondolları fotoğraflayamadım ama Vikipedia'dan aldıklarımı şuraya ekleyeceğim:




İçerisinde de pek AVM havası yok daha çok kapalı çarşıyı andıran bir düzeni var. El arabalarında hediyelik satılıyor, ipek baş örtü dükkanları, kuyumcular, takıcılar.



Biz antik tiyatroyu gören bir terasta oturduk. Arada bir şu aşağıda gördüğünüz ışıklarla gösterimsi şeyler yapıyorlar. Zannediyorum ışık ve su gösterilerini çok seviyorlar. Benzer bir şey The Dubai Mall'un orada var, asıl meşhur olanı da o.




Yemeği yedikten sonra biraz çarşıda gezindik. Saat gece yarısına geliyordu artık pestilimiz çıkmış halde otele döndük.






15 Ekim 2016 Cumartesi

Orhan Burian, Günlük (1950-1952)

     Eylülde Bursa'ya yaptığım bir seyahat kitaplığıma epey yaradı: Uzun süredir aradığım, fakat yeni baskısı olmadığı için bulamadığım Orhan Burian'in hem Günlük (1950-1952) hem de Mektuplar'ına Bursa'nın ilk Yapı Kredi Yayınları Kitabevi'inde denk geldim. [Burada yine baskısı bittiği için bulamadığım birkaç başka YKY kitabını daha kitaplığıma ekledim, onları başka bir yazının konusu edelim.]


     Orhan Burian (1914-1953), Kabataş Lisesi'ni tamaladıktan sonra, Cambridge'e İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaya gider. Üç yıl geçirdiği Cambridge'ten sonra, Ankara'da DTCF'sinde göreve başlar. Fakültede verdiği derslerin dışında bir de Türk-Alman Derneği'ne Türk edebiyatı dersleri verir; Muhsin Ertuğrul için tiyatro eserleri çevirir; kitap çevirileri ve makalelerle uğraşır. Ünlü Ufuklar ardında Yeni Ufuklar dergilerini çıkartır, Yücel dergisine çeviriler yapar. Daha yazamadığım bir sürü işi-gücü kırk yıllık kısacık bir ömürde tamamlamaya çalışır. 

     1950 yılının başında "çok kolay unutan bir hafıza için geçen günleri, hiç olmazsa onların hadise iskeletlerini kaydetmek iyi olur," (25) diyerek başladığı günlüğünü 1952 Kasım'ına dek tutar. Ömrünün son iki yılını kapsayan bu günlükleri okumak hakikaten keyifli. Burian, akademik olarak seyahatnameler üzerine çalışır, kendi günlükleri de--bilerek yahut bilmeyerek--birer seyahatnameye dönüşür: ilk defter Ankara'dan Londra'ya yaptığı araba yolculuğunu, bu yolculuk sırasında başından geçenleri, gördüklerini, aldıklarını, yediklerini-içtiklerini anlatır. İkinci defterdeyse Türkiye'de yaptığı çeşitli seyahatleri Ankara'dan Çorlu'ya, İstanbul'a, Edirne'ye, Edremit'e, Bergama'ya yaptığı yolcuklukları anlatır.


Gördüklerini detaylı bir şekilde tasvir etmeye çalışır; gördüğü insanların dış görünüşlerini neye benzediklerini okurken gözünüzde canlandırabilirsiniz. Bunu gördüğü mimari yapılar için de yapar Burian, belirtmek gerekir ki, mimariye duyduğu alaka gözden kaçmayacak kadar büyüktür. 

Londra seyahatının neredeyse her akşamında bir konsere, baleye yahut tiyatroya gitmiş, bunların kısa yorumlarını günlüğüne not etmiştir. Bazıları: (oyun) Orson Welles'in Othello'su; (oyun) T. S. Eliot, Cocktail Party; (bale) Ballets de Champs Elysees; (konser) Sibellius, Bartok, (oratoryo) Sir Edward Elgar, Dream of Gerontuis. Dönüş yolculuğunda, uçaktayken çıkarttığı listeye göre İngiltere'deyken 25 tiyatroya (£ 15.8) 16 bale ve konsere (£ 5.11) gitmiş. Bu yalnızca yurtdışındayken yaptığı bir şey de değil, Ankara'ya döndüğünde ya da İstanbul'dayken de sık sık bir oyuna yahut konsere gidiyor. 


Burian'ın Günlük'ünden alıntılanacak çok şey var, ama hem yazarına hem hazırlayan Prof Zeki Arıkan'a haksızlık olmaması için kitabı almanız daha hayırlı olacaktır. Fakat Köylüyü Okutma Cemiyeti'ne yazdığı şu yazıyı alıntılamak istiyorum: 

     1950 Kasım'ında Köylüyü Okutma Cemiyeti diye bir cemiyet kurulacakmış. Fikir almak için DTCF'sinden bir grup toplanmış, Burian'da bunların içinde. Heyete fikirlerini yazarak iletiyor, o zaman ne söylediyse ne önerdiyse, hâlâ çok güncel. Diyor ki "Okuma bir vasıtadır. Aydınlanmak üzere bir kullanılacak bir vasıta" (41). Şimdi vasıtaların çoğaldığını da göz ardı etmiyor, sergi, sinema, radyo da birer aydınlanma vasıtası sayılabilir diye de ekliyor. Günümüzü görse teknolojiyi de bunun bir parçası haline getirirdi bence. "Halkta okumaya, aydınlanmaya alaka uyandırmak başarabileceğiniz en tesirli, en hayırlı iştir," (41) diyor. Yalnızca halkta değil herkes için geçerli bir yöntem bu, alakanın önünü alamazsınız. Burian ekliyor, "Köylü traktörü ne için istiyorsa, kitabı da onun için istediği gün okumaktan bir fayda görmüş olacaktır" (41). Zannediyorum, eğitimcilerin ve ebeveynlerin dikkatini çekmiştir. Yazısının tamamı için: 


   
  Orhan Burian'ın kaleminden çıkan bu iki kitap bir de Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları'ndan çıkan Denemeler Eleştiriler (Ankara, 2004) kitabı var. Prof Zeki Arıkan girişimleriyle Burian hakkında birçok kaynağa ulaşılabilir oldu, gerek bu hazırladığı kitaplar gerekse 2004 yılında yaptığı anma toplantısı, O'nun hakkında ziyadesiyle yazılı kaynak çıkmasına vesile oldu. Burian'in yeğeni Kısmet Hanım, dayısının kitap ve arşiv malzemelerini 
Yapı Kredi Yayınları'na (YKY) bağışlamış. YKY Burian'in edebi mirasının vekilidir ve--kendisine çalışmalarından dolayı teşekkürü borç bildiğim--Prof Zeki Arıkan'ın çalışmaları sayesinde Burian'in üç kitabı da buradan çıkmıştır.  En son 2006 yılında Orhan Burian'in kitabı basılmıştır, yeniden baskıya hiçbir kitabı girmemiştir. Dilerim ki Burian üzerine yapacakları çalışmaları devam ettirirler, istenirse ve elimden gelirse ben de çalışmalara dahil olmaya hazırım.

Şimdi sıra Mektuplar'ında.


--

Burian, Orhan. Günlük (1950-1952). Haz. Zeki Arıkan. İstanbul: YKY. 2006. Baskı.
Burian, Orhan. Mektuplar. Haz. Zeki Arıkan. İstanbul: YKY. 2006. Baskı.









22 Mayıs 2016 Pazar

Nasıl daha fazla kitap okunur?

Geçen akşam Twitter'da gezinirken Open Culture'in sayfasında "Tips for Reading More Books In a Year" ("Bir Yılda Daha Fazla Kitap Okuyabilmek İçin Tiyolar") bağlantısını görünce hemen girdim, neler önerilmiş, neyi yanlış ya da eksik yapıyorum diye. İnternette gezinmenin herkese yaptığı o şey oldu; bağlantılar birbirini takip etti, gecenin sonunda kendimi İpad'de Austin Kleon kitabını okurken buldum. Steal Like An Artist (Sanatçı Gibi Çal?), öyle "ciddi", "ağır" kitaplardan değil tahmin edersiniz ki. Minicik bir kitap, daha çok resim ve çizimlerden oluşuyor. Çok yorgun olduğunuz bir akşam böyle geçirilebilir belki (kitap yarım saat bile sürmedi ama olsun :)). 

Kitabın alt başlığıysa şöyle: "Yaratıcı Olmakla İlgili Kimsenin Size Söylemediği 10 Şey". Alttaki fotoğrafta da görülebileceği gibi Kleon daha yaratıcı olmanız için ihtiyacınız olduğunu düşündüğü 10 maddeyi sıralamış. Aslında Kleon, yaratıcı alanlarda çalışan, mesai harcayan hemen herkesin kendi kendine şöyle ya da böyle bulduğu yöntemleri, bahaneleri, rahatlatma cümlelerini, tavsiyeleri, motivasyon cümlelerini bir araya getirerek yaptığı çizimlerle birlikte yayımlamış. (Aşağıdaki liste de onun çizimlerinden birisi.)  

Kleon'un 10 maddesi
Kitap "yaratıcı alanlar" diye bahsedilen alanlardan birinde çalışmak isteyen, üretmen isteyen genç insanlar için yararlı olabilir. Zira daha tam olarak "büyüdüğünde" ne olacağını bilmeyen ama masa başı ya da ofis işlerinden herhangi birinde olmak istemediğini bilen üniversite tercihi yapacak genç dimâğlar için belki de yol üzerinde bir dönüş, ya da yol üzerinde kendilerinden daha emin adımlarla yürümeleri için bir sebep olacaktır.

Kitap, Picasso'da Kafka'ya, Tom Waits'ten Flaubert'e, Jack White'tan Maira Kalman'a kadar birçok farklı alandan yaratıcı insanların alıntılarından derlenmiş. Bu noktada yaratma derdinin yalnızca sizin ve Kleon'ın paylaştığı bir şey değil, daha büyük bir "sorun" olduğunu daha net görebilirsiniz.

Kleon için en önemli maddelerden birisi--kitap boyunca da görülebileceği gibi--okumaktır. Yazarın okumak, okumaya daha fazla zaman ayırmak, daha kaliteli okuma zamanları yaratmak üzerine epey düşünmüşlüğü var sanırım ( bkz. 1 - 2 ). Bu konuda çok da yalnız sayılmaz* birçok gazete, blog "nasıl daha fazla okunabileceğine" dair tüyolar veren yazılarla dolu. Her ne kadar teknolojiyle birlikte daha çok okuduğumuzu farz etsek de aslında okumak yerine göz gezdiriyoruz, ya da şöyle bir bakıyoruz. Twitter'da ya da Facebook'ta her karşınıza çıkan bağlantıya tıklamadığınıza eminim, hatta ilginizi çekip tıkladıklarını bile daha sonra okumak üzere Pocket, Read Later gibi uygulamalara kaydederek onları gerçekten okuma işlemini ileri tarihlere öteliyorsuzundur. 

Açıkcası çok fiyakalı laflar yazılacak ya da fazla fazla övülecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum--hatta yer yer fazlasıyla klişe--ama içinde hoşuma giden, ya da içten içe bildiğim ama başkasından duyunca (ve hatta okuyunca) "bak tek değilmişim" hissini veren kısımları var.